Cilt No : 15 | Sayı : 2 | Yıl : 2019















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder
  
Yeditepe J Dent: 15 (2)
Cilt: 15  Sayı: 2 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
1.
2019-2 Cilt Tüm Dergi
2019-2 Vol Full Printed Journal

Sayfa 
Makale Özeti | Tam Metin PDF

2.
Kapak
Cover

Sayfa I

3.
İçindekiler
Contents

Sayfalar II - III

ÖZGÜN ARAŞTIRMA
4.
Ebeveyn dental kaygısının çocukların dental kaygısı üzerine etkileri
The influences of parental anxiety on dental anxiety in children
Kübra Tonguç Altın, Şirin Güner Onur, Bersu Demetgül Yurtseven, Çiğdem Altunok, Nüket Sandallı
doi: 10.5505/yeditepe.2019.82687  Sayfalar 146 - 151
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı ebeveynlerin dental kaygı düzeylerinin çocukların dental kaygısı üzerine etkisinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı’na başvuran ve tedavileri 5. Sınıf öğrencileri tarafından Çocuk Diş Kliniği’nde gerçekleştirilen 6-12 yaşları arasındaki 78 çocuk ve onların ebeveynleri dahil edilmiştir. Çocukların kaygı düzeyleri, lokal anestezi uygulanarak dental tedavilerinin gerçekleştirildiği ilk tedavi seansı öncesinde ve sonrasında Venham Picture Test (VPT) kullanılarak, tedavi sırasında ise Frankl ve SEM (Sound, Eye, Motor) skalaları kullanılarak değerlendirilmiştir. Tedavi seansının sonunda her çocuktan resim çizmesi istenmiştir. Çocuklar tarafından gerçekleştirilen çizimler, Child Drawing: Hospital (CD: H) skalası kullanılarak çocuk diş hekimi ve psikolog tarafından skorlanmıştır. Çocukların tedavi seansında ebeveynlerinden sosyodemografik bilgileri içeren bir form doldurmaları istenmiştir. Ebeveynlerin dental kaygı düzeylerini belirlemek için beş sorudan oluşan Modifiye Dental Anksiyete Skalası (MDAS) kullanılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede tanımlayıcı istatistiksel metodların (ortalama, standart sapma, medyan, IQR) yanısıra VPT skalasının tedavi öncesi ve sonrası skorları arasında farklılığın belirlenmesinde Wilcoxon İşaret testi kullanılmıştır. Skalalar arasında ilişkinin belirlenmesinde Sperman korelasyon katsayısı ve Kendall tau-b katsayısı hesaplanmıştır.
BULGULAR: Ebeveynin kaygı düzeylerinin belirlendiği MDAS skalasının skorları ile çocukların kaygı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ebeveynlerin gelir düzeylerinin ebeveyn ve çocukların dental kaygı düzeyleri üzerine etkileri değerlendirildiğinde ailelerin gelir düzeyleri ile MDAS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmemiştir (p=0,815). Bununla beraber gelir düzeylerindeki farklılıkların çocukların dental kaygılarını etkilemediği ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir bulunmadığı görüldü (p>0,05). Annelerin eğitim düzeyleri ile ebeveyn MDAS değerleri ve çocukların kaygı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ebeveynlerin diş hekimi kaygılarının çocuklar dental kaygıları üzerinde etkili olmadığı görüldü. Ancak, daha fazla sayıda kişinin dahil edildiği cinsiyet ve yaş grupları arasındaki farklılıkların değerlendirileceği ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to determine the effects of parental anxiety on the dental anxiety of the children.
METHODS: Seventy-eight children, aged 6–12 years, and their mothers participated in this study. At the end of the first treatment session the child was instructed to draw a picture of a person in a dental clinic. Children’s drawings were scored by a pediatric dentist and a psychologist using Child Drawing: Hospital (CD: H ) scale and Human Drawing Test. The findings were compared with Venham My Picture Test (VPT), SEM and Frankl scores. Modified Dental Anxiety Scale (MDAS), was used to evaluate dental anxiety among the mothers. Data were analyzed by descriptive statistical methods (mean, standard deviation), Kruskal-Wallis, Mann Whitney U and Wilcoxon test were used for comparisons between groups. Spearman’s correlation coefficient was used for correlations between variables.
RESULTS: No statistically significant difference was observed between the parental MDAS scores and the Frankl, SEM, VPT CHD and HDF scores (p>0,05). And also, the differences of economic status between parents did not influence the dental anxiety levels of children and the differences were not statistically significant (p>0,05). There were no statistically differences between the maternal education levels and parental MDAS scores and the all scores of dental anxiety of children.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that the children's dental anxiety was not influenced by of parental dental anxiety. On the other hand, this study should be improved by evaluating the differences from gender and age groups and with lots of children and parents to be able to participate in the further study.

5.
Alt çene ön bölge çapraşıklığa sahip olgularda iki farklı braket sisteminin kısa dönem etkilerinin değerlendirilmesi
An assessment of short-term effects of two different bracket systems in mandibular anterior crowding
Yasin Atakan Benkli, Süleyman Kutalmış Büyük, Serpil Koşgin
doi: 10.5505/yeditepe.2019.63825  Sayfalar 152 - 158
GİRİŞ ve AMAÇ: In-Ovation (self-ligating) ve Synergy (low friction) braketlerin mandibula ön bölge çapraşıklığın tedavi edilmesinde birbirlerine göre etkinliklerinin ve üstünlüklerinin, hastanın tedavi sürecinde hissettiği ağrının, dişsel genişlikler üzerine etkilerinin ve ark teli değişimi sırasında geçen sürenin karşılaştırılarak değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Ordu Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı’na başvurmuş mandibula anterior çapraşıklığı olan 32 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastalar rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki 16 hastanın (yaş ort. 16±1,41 yıl) tedavisi In-ovation, diğer gruptaki 16 hastanın (yaş ort. 15,45±2,02 yıl) tedavisi ise Synergy braketlerle yapılmıştır. Tedavi başında ve tedavi başladıktan 16 hafta sonra bütün hastalardan alt çene dental alçı modeller elde edilmiş ve modeller üzerinde interkanin, interpremolar, intermolar genişlikler, kanin, premolar, molar derinlikler ölçülmüş ve hayes-nance analizi yapılmıştır. Hastaların seviyeleme sırasındaki hissettikleri ağrı Visual Analogue Scale (VAS) yardımı ile ölçülmüştür. Hasta başında geçen süreyi değerlendirmek için tel değiştirme süreleri karşılaştırılmıştır. Gruplar arası karşılaştırmada bağımsız t testi, grup içi tekrarlı karşılaştırmalarda ise Friedman testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Her 2 braket interkanin, interpremolar, intermolar genişlik ve kanin, premolar, molar derinlik ölçümleri, hayes-nance analizi, VAS değerleri karşılaştırıldığında gruplar arasında bir farklılık bulunamamıştır. Synergy grupta ark teli değişimi sırasında geçen sürenin İnovation ile tedavi edilen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla olduğu bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Her iki braket sisteminin çapraşıklığı çözme, dental genişlik ve derinlik ölçümlerindeki değişimler ve hastanın tedavi sürecinde hissettiği ağrı açısından birbirlerine üstünlükleri bulunamamıştır. Bütün bu bilgiler ışığında, low friction (Synergy) braketlerin, self ligating (In-ovation) braketlere alternatif tedavi seçeneği olarak kullanılabileceği söylenebilir
INTRODUCTION: In-ovation (self-ligating) and synergy (low friction) brackets are compared with each other’s effectiveness and advantages, the pain experienced during the treatment process by the patient, the effects on dental widths, the duration of the arch wire change in the treatment of mandibular anterior crowding.
METHODS: This study was performed on 32 patients with mandibular anterior crowding who were referred to the Orthodontics Department of Ordu University Dental Faculty. Patients randomly were divided into 2 groups. 16 patients were treated with In-ovation brackets (mean age 16±1.41 years) and 16 patients were treated with Synergy brackets (mean age 15.45±2.02 years). At the beginning of the treatment and 16 weeks after the treatment was started, dental cast models of the lower jaw were obtained from all patients and intercanine, interpremolar, intermolar widths, canine, premolars, molar depths were measured and hayes-nance analysis was made on the models. The pain experienced during the leveling was measured with the Visual Analogue Scale (VAS) by the patients. The duration of the arch wire change was compared for the evaluation of the chair time. Independent t test was used in the comparison between the groups, and Friedman test was used in the intra-group repeated comparison.
RESULTS: No difference was found between the groups when intercanine, interpremolar, intermolar width and canine, premolar, molar depth measurements, hayes-nance analysis, VAS values were compared. The duration of the arch wire change was found statistically significantly more in Synergy group than In-ovation group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There was no statistically difference in amount of resolution crowding, changes in dental width and depth measurements, and pain experience by the patient during the treatment process between the two brackets systems.

6.
Lateral sefalometrik radyografide izlenen artifaktlar
Artefacts in lateral cephalometric radiography
Umut Pamukçu, Meryem Toraman Alkurt, İlkay Peker
doi: 10.5505/yeditepe.2019.36349  Sayfalar 159 - 165
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, lateral sefalometrik radyografi görüntülerinde izlenen artefaktların görülme sıklığını ve dağılımını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 504 adet lateral sefalometrik radyografi görüntüsü dahil edildi. Görüntüler öncelikle artefakt mevcut olup olmamasına göre incelendi. İzlenen artefaktlar altı grupta sınıflandırıldı: (1) hastanın ağzı açık olması nedeniyle izlenen artefakt, (2) dudakların sıkıca kapalı olması nedeniyle izlenen artefakt, (3) hareket artefaktı, (4) yabancı cisim artefaktı, (5) transvers eksendeki ve (6), antero-posterior eksendeki rotasyona bağlı artefakt. Belirlenen artefaktların dağılımı tanımlayıcı istatistik ile hesaplandı.
BULGULAR: İncelenen tüm lateral sefalometrik radyografi görüntülerinde %31,3 (n=158) oranında artefakt belirlendi. En fazla transvers eksendeki rotasyona bağlı artefakt izlenirken (%64,5), en az oranda ise hareket artefaktı (%1,9) belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonuçları lateral sefalometrik görüntülerindeki artefakt oranının görece olarak yüksek olduğunu gösterdi. En fazla transvers eksendeki rotasyona bağlı artefaktlar izlendi.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the prevalence and distribution of artefacts on lateral cephalometric radiography images.
METHODS: This study included 504 lateral cephalometric radiography images. The images were firstly examined whether artefacts were present or not. The observed artefacts were classified in six groups: (1) artefact observed due to the patient's mouth being open, (2) artefact due to tight lips (3) motion artefact (4) foreign body artefact, (5) artefact due to rotation in transvers plane (6), artefact due to rotation in antero-posterior plane. The distribution of the determined artefacts was calculated by descriptive statistics.
RESULTS: The artefact rate was determined as 31.3% (n = 158). The most frequent artefacts were artefact due to rotation in transvers plane (64.5%), the least frequent artefacts were motion artefact (1.9%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study showed that the artefact ratio was relatively high on lateral cephalometric images. The most frequent artefacts were the ones due to rotation in transvers plane

7.
Geleneksel Türk içeceklerinde bekletilen laminate geçici restorasyon materyallerinin renk stabilitelerinin karşılaştırılması
Comparison of color stability of laminate temporary restoration materials kept in traditional Turkish beverages
Ceyda Atabay, Makbule Tuğba Tunçdemir
doi: 10.5505/yeditepe.2019.79663  Sayfalar 166 - 170
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı dört farklı geleneksel Türk içeceğinde bekletilen geçici restorasyon materyallerinin renk değişimlerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dört farklı laminate geçici restorasyon materyalinden (Protemp, Systemp, Integra, Temdent), 13 mm çapında, 2 mm kalınlığında 40’ar adet örnek hazırlandı. Örnekler dört farklı içeceğin içine konulmak üzere ayrıldı (distile su, şalgam, demirhindi şerbeti, Türk kahvesi). Örnekler bu içeceklerin içerisinde 1 hafta ve 4 hafta süreyle bekletildi. Örneklerin içeceklere konulmadan önceki ve sonraki L*, a* ve b* değerleri spektrofotometre kullanılarak kaydedildi ve ΔE değerleri hesaplandı. Materyal çeşidinin renk değişimi üzerindeki etkisinin tespit edilmesi için tek yönlü varyans analizi ve içecekler arası renk değişimi analizinde ise t-testi ve Mann Whitney U testi uygulandı.
BULGULAR: Farklı içeceklerde bekletilen örneklerden elde edilen ΔE* değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptandı (p<0,05). Değerlendirme sonucuna göre birinci ve dördüncü hafta değerlerine bakılarak istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Sadece içeceklerin renk değişimi üzerinde etkisi değerlendirildiğinde en yüksek renk değişimi demirhindi şerbeti solüsyonunda bekletilen örneklerde gözlendi. Materyaller arası değerlendirmede en fazla renk değişimi bis-akril kompozit rezin içerikli Systemp’te gözlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Laminate geçici restorasyonların renk değişimi, kullanılan materyalin çeşidine ve içeceğin tipine göre değişmektedir. İçecekler değerlendirildiğinde en fazla renk değişimi demirhindi şerbeti ve daha sonra da şalgam suyunda, materyaller değerlendirildiğinde en fazla renk değişimi Systemp’te meydana gelmiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to compare the color stability of temporary restoration materials immersed in four different traditional Turkish beverages.
METHODS: 13 mm diameter, 2 mm thick, 40 samples were prepared from four different laminate temporary restorative materials (Protemp, Systemp, Integra, Temdent) The samples were divided for put into four different beverages (distilled water, turnip juice, tamarind juice, Turkish coffee). Samples were waited to these beverages for 1 and 4 weeks. The L*, a* and b * values were calculated with spectrophotometer before and after the put into drinks and the ΔE values were calculated. One way analysis of variance was used to determine the effect of material type on color change and t-test and Mann-Whitney U test were used for color change analysis between beverages.
RESULTS: Statistically significant difference was noticed between the values of ΔE * obtained from the samples immersed in different beverages (p <0.05). According to evaluation result there were no statistically significant differences were observed between first and fourth weeks. Only when the effect of drinks on the color change was evaluated, the highest color change was observed which in the samples immersed in the tamarind slurry solution. Among the materials evaluated, the most color-change was observed on bis-acryl composite resin based material Systemp.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The color stability of laminate temporary restorations varies according to the type of food drink. When the drinks were evaluated, the most color change was found in the turnip and then tamarind juice and the most color change occured in Systemp when the materials were evaluated.

8.
Karıştırma ve yerleştirme teknikleri Mineral Trioksit Agregatının pH değerini etkiler mi?
Does the mixing and placement regime affect the pH of Mineral Trioxide Aggregate?
Dilek Türkaydin, Fatima Betül Baştürk, Mohammad Hossein Nekoofar, Mahir Günday, Paul Dummer
doi: 10.5505/yeditepe.2019.16362  Sayfalar 171 - 175
GİRİŞ ve AMAÇ: ProRoot MTA ve MTA Angelus'un mekanik ve elle karıştırma teknikleriyle karıştırılıp, indirekt ultrasonik aktivasyon ile yerleştirilmesinin materyalin pH değerleri üzerindeki etkisini in vitro olarak incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beyaz ProRoot MTA ve beyaz MTA-Angelus kullanılmıştır. Bir gramlık toza 0,34 g distile su eklenmiş ve sekiz grup hazırlanmıştır. Grupların yarısı, kapsüllere yerleştirilerek 4500 rpm hızda 30 sn boyunca karıştırılmış, diğer yarısı ise elle karıştırılmıştır. Hazırlanan bu karışımların yarısına indirekt ultrasonik aktivasyon uygulanmıştır. Numunelerin pH değerleri karışım hazırlandıktan hemen sonra ölçülmüş ve değerler one-way ANOVA ile 0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Test edilen materyaller bazında, karıştırma ve yerleştirme tekniklerinin arasında herhangi bir anlamlı fark bulunamamıştır. En yüksek pH değeri elle karıştırılıp ultrasonik aktivasyon uygulanan ProRoot grubunda (11,64), en düşük pH değeri ise elle karıştırılıp ultrasonik aktivasyon uygulanmayan MTA Angelus grubunda kaydedilmiştir (10,42).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Mekanik karıştırma ve ultrasonik aktivasyon, materyalin pH değeri üzerinde herhangi bir olumsuz etki göstermemiştir. Karıştırma ve yerleştirme teknikleri materyalin pH değerleri üzerinde herhangi bir etkiye sebep olmamıştır. Kapsüller içerisindeki simanların mekanik olarak karıştırılmasının daha tutarlı kıvamda karışımlar hazırladığı göz önünde bulundurulursa, bu tekniği ultrasonik aktivasyonla birlikte uygulamak hem klinik hem de laboratuvar koşulları altında standardizasyonun sağlanması açısından bir alternatif olarak düşünülmelidir. Anahtar
INTRODUCTION: The objective of this study was to measure in a laboratory setting the pH of tooth coloured ProRoot MTA and MTA Angelus following various mixing and placement techniques, including mechanical mixing, manual mixing and indirect ultrasonic activation.
METHODS: Tooth coloured ProRoot MTA and White MTA Angelus were used. One gram of each powder was mixed with a 0.34 g of distilled water that were allocated to eight experimental groups, each containing three specimens. Four groups were prepared by mechanical mixing of capsules for 30 s at 4500 rpm the other four were mixed manually. Half of the specimens in each group were placed in moulds using indirect ultrasonic activation. pH values were recorded directly from within the freshly mixed material and were analyzed using one-way ANOVA at a 0.05 level of significance.
RESULTS: No significant difference in pH was found between the mixing and placement techniques or the materials tested. The highest pH value recorded was in the ProRoot group that was mixed manually and placed ultrasonically (11.64). The Angelus group, which was mixed manually without an ultrasonic agitation, had the lowest pH values (10.42).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mechanical mixing and ultrasonication conferred no significant disadvantage in terms of the initial pH of the material. Since mechanical agitation of encapsulated cements provides more consistent mixes, it might be possible to use this technique combined with ultrasonic agitation as an alternative to manual mixing, both in clinical and in laboratory conditions, in order to achieve standardization of the material so as to enhance its properties.

9.
Siyah çay tüketim sıklığının ağız ve diş sağlığına etkisi
The effect of black tea consumption on oral health
Gül Yıldız Telatar
doi: 10.5505/yeditepe.2019.00922  Sayfalar 176 - 180
GİRİŞ ve AMAÇ: Literatürde çay bitkisinin içeriğindeki flavanoller ve kateşinlerin diş çürüğü, diş eti iltihabı, periodontitis, ağız kokusu ve ağız malignitesi gibi ağız hastalıklarından koruma veya gerilemeye yardımcı olduğunu bildiren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı Türkiye’de çay üretiminin en fazla olduğu Rize ilindeki çay tüketim sıklığını ve yetişkinlerde çay içme alışkanlığının ağız sağlığı üzerindeki etkilerini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 18-62 yaş aralığındaki bireyler katıldı. Plak indeksi; Silness ve Löe’nün kullandığı kriterlere göre hesaplandı. Çürük risk faktörlerinin etkisini değerlendirmek için her hastaya, genel sağlık, ağız bakım alışkanlığı, diş hekimine gitme sıklığı ve diyet ile ilgili soruları içeren anket uygulandı. Klinik ve radyolojik muayenede çürük (D), çürük nedeniyle çekilmiş (M) ve dolgulu (F) dişlerin sayısı toplanarak her bireye özgü DMFT değerleri elde edildi. İstatistiksel anlamlılık değeri p <0,05 olarak belirlendi.
BULGULAR: Çalışmaya katılan 220 bireyden yaklaşık %32’si genç erişkin (15-24 yaş), %52’si orta yaş erişkin (25-44 yaş), %16’sı ise ileri yaş erişkin (45-64 yaş) grubunda yer aldı. Bireylerin %69.1’inin (n=152) kadın, %30,9’unun (n=68) erkeklerden oluştuğu saptandı. Hiç çay içmeyen grupta, vücut kitle endeksinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Kahve içme alışkanlığı az olan bireylerin siyah çay tüketim sıklığının istatistiksel olarak az olduğu belirlendi. Siyah çay tüketiminin, vücut kitle indeksi ve sigara ile anlamlı derecede pozitif ilişki, plak indeksi ve DMFT ile anlamlı derecede negatif ilişki gösterdiği saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaptığımız çalışmada siyah çay tüketiminin geçmiş çürük deneyimi, plak indeksi, vücut kitle indeksi ve sigara ile ilişkisi saptanmış, siyah çayın içeriğindeki antioksidan ve antibakteriyel bileşikleri sayesinde ağız-diş sağlığına koruyucu etkisi olabileceği vurgulanmıştır.
INTRODUCTION: There are reports in the literature that flavanols and catechins in the tea plant help prevent oral diseases such as dental caries, gingival inflammation, periodontitis, halitosis and mouth malignancy. The aim of this study is to examine tea frequency of Rize that is highest tea production in Turkey and effects of tea consumption on the oral health in adults.
METHODS: Individuals aged 18-62 years participated in the study. The plaque index was evaluated using Silness and Löe’s scale.A questionnaire including systemic health, oral health habits, dental visit and diet was administered to assess the effect of caries risk factors. On clinical and radiological examination, the number of caries(D), missing(M), and filled(F) teeth were collected and individual DMFT values were obtained. Statistically significant difference was defined as a p value of <0.05.
RESULTS: Approximately 32% of the 220 individuals participating in the study were young adults (15-24 years), 52% middle age adults (25-44 years), and 16% older adults (45-64 years. Individuals of 69.1% (n = 152) were females and 30.9% (n = 68) were males. Body mass index was found to be statistically significantly higher in the group with no drinking tea. The incidence of black tea consumption was found to be statistically low among individuals who had low frequency of drinking coffee. Black tea consumption showed a positive relationship with body mass index,and smoking and, a hegative relationship with plaque index and DMFT.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was emphasized that black tea consumption was related to past caries experience, plaque index, body mass index and smoking, and it could be a protective effect on oral and dental health by antioxidant and antibacterial compounds in black tea content.

10.
Tekrarlanan fırınlamaların zirkonyanın bükülme dayanımı üzerine etkisi
The effect of the repeated firings on the biaxial flexural strength of zirconia
Fehmi Gönüldaş, Caner Öztürk
doi: 10.5505/yeditepe.2019.88598  Sayfalar 181 - 187
GİRİŞ ve AMAÇ: Zirkonya restorasyonlarda görülen başarısızlıklar genellikle tabakalama seramiğinde atma şeklinde meydana gelse de altyapı materyalinde de geri dönüşümsüz kırılmalar meydana gelebilmektedir. Tekrarlanan fırınlama işlemlerinin, zirkonyanın kimyasal yapısını oluşturan temel elementlerde ve mekanik özelliklerinde nasıl bir etki meydana getirdiği tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı tekrarlanan fırınlamaların zirkonya altyapılarında meydana gelen elementsel değişiklikler ve mekanik özellikler üzerine etkisinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Altmış adet, 1 mm kalınlığında ve 10 mm çapında zirkonya tam seramik örnek pre-sinterize blok kullanılarak CAD/CAM sistemi ile üretildi. Tekrarlanan fırınlama prosedürü gruplara göre örneklere 900°C’de ilave fırınlamalar uygulanarak tamamlandı. Zirkonya yapısında meydana gelen elementsel değişiklikler XRF spektrometre cihazı kullanılarak tespit edildi. Zirkonya örneklerde meydana gelen bükülme dayanımı değişiklikleri biaksiyal bükülme dayanımı testi ile tespit edildi.
BULGULAR: Materyal yapısında zirkonyum elementinde meydana gelen değişikliklerin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı, itrium elementinde meydana gelen değişikliklerin ise anlamlı olduğu tespit edildi (p˂0,05). Gruplar arasında ortalama bükülme dayanımı değerleri arasındaki farkın anlamlı olmadığı tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tekrarlanan fırınlama işlemleri materyal yapısındaki itrium elementi oranını anlamlı şekilde değiştirmiştir, fakat bu değişimin materyalin biaksiyel bükülme dayanımı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı tespit edilmiştir.
INTRODUCTION: Failure of zirconia restorations usually occurs in veneering ceramics as chipping, but catastrophic failures can also occur in the zirconia substructure. The effect of the repeated firings on the mechanical properties and chemical structure of zirconia is uncertain. The purpose of the study was to evaluate the effect of repeated firings on the mechanical properties and elemental changes of zirconia substructure.
METHODS: Sixty samples, 1 mm thickness and 10 mm in diameter, were produced with the CAD/CAM system using the pre-sintered zirconia blocks. Repeated firing procedure were completed by applying additional firings at 900 °C according to the groups. Elemental changes in the zirconia structure were determined using XRF analysis. The changes in the flexural strength of the zirconia samples were determined by the biaxial flexural strength test.
RESULTS: Changes in the zirconia element in the material structure were not statistically significant, while those in the itrium element were found to be significant(p˂0.05). It was found that the differences between the mean flexural strength values of the groups were not significant.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Repeated firings significantly altered the ratio of the itrium element in zirconia materials, but it has been found that these changes didn't have significant effect on the flexural strength of zirconia.

11.
Lazer ile dental implant yüzeyi pürüzlendirme yönteminin marjinal kemik kaybına etkisinin değerlendirilmesi
Evaluation of the effect of laser microfrictioning on the marjinal bone resorption
Erol Cansız, Başak Keskin Yalçın
doi: 10.5505/yeditepe.2019.50479  Sayfalar 188 - 192
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı lazer ile implant boyun yüzeyi pürüzlendirme işleminin marjinal alveol kemiği kaybına etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, toplam 171 standart yüzeyli (TRX, RBT) ve laserle pürüzlendirilmiş (TLX, LASER-Lok) implant uygulanmış 87 hastadan alınan postop 1. gün, 3. ay ve 3. yıl panaromik radyografiler incelenerek marjinal alveol kemiği kaybı ile ilgili değerlendirmeler yapıldı. İmplantların mesial ve distal yüzeylerinden bir bilgisayar yazılımı kullanılarak yapılan ölçümlerin ortalama değerli istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Yapılan istatistiksel analizler sonucunda TRX (kontrol grubu) ile TLX (deney grubu) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Lazerle implant boyun yüzeyini pürüzlendirme yöntemi marjinal alveolar kemik rezorbsiyonunu önlemek için kullanılan bir yöntemdir. Literatürde bu yöntemin etkinliği ile ilgili olumlu çalışmalar bulunmasına rağmen bu çalışmada yöntemin etkinliğiyle ilgili anlamlı bir veri elde edilememiştir. Bu nedenle yöntemin etkinliğinin daha ayrıntılı ve daha uzun süreli takip çalışmaları ile değerlendirilmesi gereklidir.
INTRODUCTION: The aim of this research is to evaluate the effect of laser microfriction on the alveolar resorbtion.
METHODS: In this retrospective study, standart surfaced (TRX, RBT) and laser microfrictioned (TLX, Laser-Lok) 171 dental implants of 87 patients were evaluated due to alveolar bone resorbtion by using opstoperative 1. day, 3. month and 3.year panaromic xrays. Measurements performed by using a computer software at the mesial and distal sides of dental dimplants were analysed statistically.
RESULTS: It was revealed that there is no statistically meaningful difference between the TRX and TLX groups due to alveolar bone resorbtion.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laser microfriction technique is used to reduce alveolar bone resorbtion. Although, there are some studies in the literature which are asserting that laser microfriction method is a useful technique to reduce alveolar bone resorbtion, in this study it was cleared that there is no statistical difference between laser microfrictioned and standart surfaces. As a result, longer clinical follows and more subjects are required to evaluate the effectiveness of laser microfrictioning technique.

12.
Auriküler kıkırdak kullanılarak oroantral fistül tedavisi gerçekleştirilen hastaların değerlendirilmesi
Evaluation of oroantral fistulae treatments by using auricular cartilage method
Erol Cansız, Yetkin Zeki Yılmaz, Basak Yalcin, Sirmahan Çakarer, Sabri Cemil İşler
doi: 10.5505/yeditepe.2019.30092  Sayfalar 193 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Oroantral fistüllerin tedavisi için pek çok yöntem tanımlanmıştır. Basit mukozal flepler, bukkal flepler ya da pediküllü palatinal flepler gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra çeşitli yeni yöntemler de tanımlanmaktadır. Bu yöntemlerden biri de auriküler kıkırdak ile oroantral fistül kapatma yöntemidir. Çalışmanın amacı auriküler kıkırdak yönteminin oroantral fistüllerin tedavisindeki etkinliğini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif çalışmada, oroantral fistül nedeniyle opere edilmiş 19 hasta retrospektif olarak analiz edilerek rotasyonel palatinal ada flebinin auriküler kıkırdak yöntemi ile kombine kullanımının tedavi başarısına etkisi değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Oroantral fistüllerin rotasyonal palatinal ada flebi ile auriküler kıkırdağın kombine kullanımıyla tedavi edilen hastalarda tatmin edici sonuçlar elde edilmiş, postoperatif komplikasyonlarla karşılaşılmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu değerlendirmeler sonucunda, auriküler kıkırdak yönteminin oroantral fistül kapatma işlemlerinde etkili bir biçimde kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: Various surgical techniques have been described for the closure of oroantral fistulas. Beside any conventional techniques, such as; simple vestibular mucosal flaps, rotational pedicled palatinal flaps or buccal flaps etc., some new methods and approaches were described. One of the newly described methods is the closure of oroantral fistulas using auricular cartilage. The aim of this study was to evaluate the effectiveness of auricular cartilage usage for the treatment of oroantral fistulas.
METHODS: In this retrospective study, 19 patients treated with oroantral fistulas were analysed retrospectively to evaluate the effect of auricular cartilage method used in combination with rotational palatinal island flap for the success of the treatment.
RESULTS: Successful treatment results were obtained from the patients who were treated by using auricular cartilage in combination with rotational island flap. In addition, no postoperative complications were encountered.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that, rotational palatinal island flaps in combination with auricular cartilage technique was found as a useful method to treat oroantral fistulas.

13.
Farklı irrigasyon solüsyonlarının insan fibroblast hücreleri üzerinde sitokin ekspresyonuna etkisi: in vitro çalışma
Effect of various irrigation solutions on cytokine expression of human gingival fibroblast: in vitro study
Zeliha Uğur Aydın, Kerem Engin Akpınar, Ceylan Hepokur, Merve Alpay, Demet Altunbaş
doi: 10.5505/yeditepe.2019.96268  Sayfalar 198 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı human fibroblast hüre hattı üzerinde NaOCl, propolis ve kitosan solüsyonlarının uygulanmasının ardından IL-1, Tnf-a ve VEGF salınımını araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma, insan fibroblast hücre hattı üzerinde farklı irrigasyon solüsyonlarının doğrudan uygulanmasının ardından oluşan etkinin değerlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. İrrigasyon solüsyonlarının uygulanmasının ardından fibroblast hücresi üzerindeki pro-inflamatuar interlökin (IL), tümör nekrozis faktörünün (TNF) α ve vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) salınımı analiz edildi. Hücreler üzerindeki NaOCI, Propolis ve Kitosan etkilerinin log konsantrasyonları kolorimetrik yöntemle ölçüldü.
BULGULAR: Doğal materyaller grubunda bulunan propolis ve kitosan solüsyonlarının uygulaması ile IL-1 ve TNF-α sekresyonu azaldı(p. Propolisin VEGF sekresyonunu diğer solüsyonlardan daha fazla artırdığı bulundu(p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları, propolis ve kitosanın, inflamatuvar süreç sırasında salgılanan antiinflamatuar sitokinler aracılığıyla periapikal dokuların iyileşmesine katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir. Endodontik tedavi sırasında çevredeki dokulara doğrudan veya dolaylı olarak temas eden maddelerin biyolojik etkilerini araştırmak önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of this study is to investigate the release of IL-1, TNF- α and VEGF following administration of NaOCl, propolis and chitosan solutions on human gingival fibroblasts.
METHODS: This study was conducted on human fibroblast by cell culture and evaluation of the direct effect of various solutions on the cultured cells. The release of pro-inflammatory interleukin (IL), tumor necrosis factor (TNF) α and vascular endothelial growth factor (VEGF) on fibroblast was analyzed after administration of irrigation solutions. Log concentrations of NaOCl, Propolis and Chitosan effects on cells were measured by colorimetric method.
RESULTS: IL-1 and TNF-α secretion levels decreased during propolis and chitosan applications, which are natural products. It was also found that the propolis increased VEGF secretion more than the other materials.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study suggest that propolis and chitosan may contribute to the recovery of periapical tissues via anti-inflammatory cytokines level secreted during the inflammatory process. It is important to search for the biological effect of the materials in contact with the direct or indirect cause of the surrounding tissues during the endodontic treatment.

14.
Waveone ve Waveone Gold ile şekillendirilmiş kanallarda sisteme özel guta-perka konların uyumunun karşılaştırılması
Comparison of the fitness of matching single gutta-percha cones in canals prepared with Waveone and Waveone Gold systems
Özgür Genç Şen, Melih Kaya
doi: 10.5505/yeditepe.2019.76598  Sayfalar 204 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Tek kon guta-perkanın kanal preparasyonu ile iyi uyum göstermesi, kök kanal dolgusunun tıkama etkinliği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, WaveOne (WO) ve WaveOne Gold (WOG) ile şekillendirilen ve bu sistemlere özel üretilmiş guta-perka (GP) kullanılarak doldurulan kanallardaki guta-perka (GP) oranlarının belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Otuz adet çekilmiş tek köklü insan dişi kullanıldı. Diş kronları elmas frezlerle uzaklaştırıldı ve kök kanal boyları belirlendi. On beş dişin preparasyonu WO Primary eğe ile yapılıp, WO Primary tek konlarla dolduruldu. Kalan 15 dişin preparasyonu için WOG Primary eğe, doldurulması içinse WOG Primary tek konlar kullanıldı. Kökler apekse 3, 5, 8 mm mesafelerden kesildi ve büyütme altında fotoğraflandı. GP ile doldurulmuş alanların yüzdesi, Imaje J programında hesaplandı. İstatistiksel analizler için bağımsız t testi ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı.
BULGULAR: İki grup arasında, 8 mm seviyesinde anlamlı fark bulundu (p<0.05). WOG grubunda GP ile dolu alanların yüzdesinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi. Grup içi karşılaştırmalar, her iki grupta da üç seviyedeki guta perka yüzdeleri arasında önemli istatistiksel fark bulunamadığını gösterdi (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışma koşullarında WOG kökün koronal üçlü seviyesinde WO'a göre daha iyi tıkama sağlamıştır.
INTRODUCTION: The fitness of single cone gutta-percha to canal preparation is of great importance in obturation quality of root canal filling. The aim of this study was to determine the percentage of gutta-percha-filled areas in canals prepared by WaveOne (WO) and WaveOne Gold (WOG) instruments and obturated with their matching single cones.
METHODS: Thirty extracted single-rooted human teeth were used. The crowns were removed using diamond burs and working lengths were established. Fifteen roots were prepared using WO Primary and obturated with WO Primary single cones. The remaining 15 roots were prepared using WOG Primary instrument and obturated with WOG Primary single cones. The roots were sectioned at 3, 5 and 8 mm from the apex and photographed under magnification. The percentages of gutta-percha-filled areas were calculated using Image J software. Independent t test and Mann Whitney U tests were used for statistical analysis.
RESULTS: There was a statistically significant difference between two groups at 8 mm levels (p<0.05). The percentage of gutta-percha filled areas in WOG group was significantly higher. In-group comparisons showed no significant differences in terms of gutta- percha percentages among three levels, in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Under the conditions of this study, WOG exhibited a better obturation at coronal third level in comparison to WO.

15.
Bir Türk popülasyonunda bifid mandibular kondilin Konik Işınlı Bilgisayar Tomografi ile değerlendirilmesi
Cone Beam Computed Tomography evaluation of bifid mandibular condyle in a Turkish population
Nihat Laçin, Emre Aytuğar, İlknur Veli
doi: 10.5505/yeditepe.2019.03521  Sayfalar 209 - 212
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada bifid mandibular kondil (BMC) prevalansının konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) kullanılarak araştırılması amaçlanmıştır.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 350 adet tedavi edilmemiş hastanın (Yaşları 18 ile 65 arasında değişen 178 erkek, 172 kadın) CBCT görüntüleri dahil edildi. BMC' nin varlığı veya yokluğu, cinsiyet ve bulunduğu taraf göz önünde bulundurularak aksiyel, sagittal ve koronal pdüzlemlerde değerlendirildi.
BULGULAR: BMC' ler 350 hastanın 9'unda (% 2.57) görüldü; bunların 3'ü erkelerde ve 6'sı kadınlarda idi. Cinsiyete bakılmaksızın, sağ tarafın daha fazla etkilendiği (% 1.42) tespit edildi. Kadın hastalarda erkeklere göre (% 0.85) daha yüksek prevalans (% 1.71) görüldü.

TARTIŞMA ve SONUÇ: BMC, çalışılan Türk popülasyonunun% 2.57' sinde görülmüş olup kadınlarda ve sağ tarafta daha sık saptanmıştır.

INTRODUCTION: The aim of the study was to investigate the prevalence of bifid mandibular condyle (BMC), by using cone-beam computed tomography (CBCT).


METHODS: The CBCT images of 350 untreated patients (178 male, 172 female ranging in age between 18 and 65) were included in this study. The presence or absence of BMC was assessed in axial, sagittal, and coronal planes by considering gender and side.
RESULTS: BMCs were observed in 9 out of 350 patients (2.57%), of which, 3 were in males and 6 in females. Regardless of gender, the right side was more affected (1.42%). Female patients showed higher prevalence (1.71%) than the male patients (0.85%).


DISCUSSION AND CONCLUSION: BMC was observed in 2.57% of studied Turkish population and was detected more frequently in females and on the right side.

16.
Doğu Karadeniz bölgesindeki gebe kadınlarda periodontal hastalık farkındalığı ve sosyoekonomik düzey ile ilişkisi
Periodontal disease awareness in pregnant women in eastern Black Sea region and its relationship with socioeconomic level
Selen Gürsoy Erzincan, Şebnem Alanya Tosun, Ebru Özkan Karaca
doi: 10.5505/yeditepe.2019.62681  Sayfalar 213 - 218
GİRİŞ ve AMAÇ: Diş eti sağlığını birçok faktör etkilemektedir. Oral hijyeninin yetersiz olması periodontal hastalıkların oluşmasının primer etkenidir. Periodontal hastalıkların sistemik durum üzerine etkileri son yıllarda yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur. Preterm ve düşük ağırlıklı doğum ağırlığı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için önemli bir sorundur. Literatürde, periodontal hastalık ile erken doğum ve düşük doğum ağırlığının ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, Doğu Karadeniz Bölgesindeki gebe kadınlarda periodontal sağlık bilgisi ve farkındalık derecesini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Temmuz 2018 ile Aralık 2018 tarihleri arasında Trabzon ve Giresun illerindeki iki ayrı merkezde kadın doğum polikliniğine başvuran ve araştırmaya katılmayı kabul eden gönüllü gebeler dahil edilmiştir. Veriler, hastaların bizzat kendilerince doldurdukları, araştırmacılar tarafından yapılandırılmış kesitsel anketler kullanılarak toplanmıştır. Anket maddelerinde gebelik bilgileri, periodontal sağlık bilinci, kişisel ve sosyo-demografik değişkenler ele alınmıştır.
BULGULAR: Çalışmamızda yaş ortalaması 30.1 ± 5.3 olan 397 gebenin % 30.7’ si üniversite, % 35’ nin ise lise mezunu olduğu belirlendi. Gebelerin azınlığının (%16.8) dental plak hakkında bilgi sahibi olduğu, %32.6 ’sının dental plağın zararlı etkilerini bildiği ortaya çıktı. Bununla beraber gebelerin %51.4’ünün diş etindeki kanamanın periodontal hastalığı gösterdiğini ifade etmiştir. Çalışmamız, gebelerin çoğunluğunun (%80.1) diş eti hastalığının ana nedenini bilmemesine ve sadece %15.1’ inin periodontal hastalığın erken doğuma yol açabileceğini bilmesine rağmen, % 56’ sının gebelikte diş fırçalama sıklığının arttırılması gerektiğine inandığını göstermektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sonucunda elde edilen veriler, gebe kadınlarda diş ve diş eti sağlığı konusunda bilgi ve farkındalık düzeyinin zayıf olduğunu ortaya koymuştur. Periodontal hastalığı ve buna bağlı gelişebilecek erken doğum gibi obstetrik komplikasyonları önlemek için antenatal dönemde gebelere ağız sağlığını iyileştirecek eğitim programları planlanmalı, bilgi düzeyi arttırılmalıdır.
INTRODUCTION: There are many factors that effect gingival health. The primary factor that leads to the development of periodontal disease is poor oral hygiene. The influences of periodontal diseases on systemic health have been reported through research conducted in recent years. Preterm and low birth weight is a significant problem in developed and developing countries. In literature, it has been shown that periodontal health is associated with preterm birth and low birth weight. The aim of this study is to evaluate the knowledge of pregnant women from Eastern Black Sea region of Turkey regarding their periodontal health and awareness on the issue.
METHODS: Research includes pregnant women who volunteered to take part in the study, after having consulted the clinic of obstetrics and gynecology of two distinct centers in Trabzon and Giresun between the dates July 2018 and December 2018. Data was collected from surveys structured by researchers, filled in by the patients themselves. In the survey data regarding the pregnancy information of the volunteers, periodontal health awareness, personal and socio-economic variables were also examined.
RESULTS: In the study, of the 397 pregnant women with a mean age of 30.1 ± 5.3; %30.7 were college graduates and %35 were high school graduates. It was realized that a minority of the pregnant women (%16.8) had knowledge about the dental plaque and %32.6 knew the harmful effects of the dental plaque. In addition, %51.4 of pregnant women have stated that bleeding of the gums represented periodontal disease.
Our study shows that even though a majority of pregnant women (%80.1) do not know the main reason of periodontal disease and only %15.1 know periodontal disease may lead to pre term birth; %56 believe that tooth brushing frequency should be increased during pregnancy.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The data obtained through this study revealed that pregnant women have insufficient knowledge and low awareness level regarding their dental and periodontal health. In order to prevent periodontal disease and obstetric complications, which may result from periodontal disease such as preterm birth, during antenatal period, pregnant women, should be provided with the needed knowledge on these subjects through educational programs. Such programs should be planned and knowledge should be increased.

17.
Edirne’nin içme suyu fluor oranı farklı 3 ilçesinde dental fluorozis ve diş çürüğü prevalansının değerlendirilmesi
Prevalence of dental fluorosis and dental caries in 3 districts of Edirne with different water fluoride levels
Şirin Güner Onur, Batın Ilgıt Sezgin, Cem Tokatlı, Eda Haznedaroğlu, Alev Eda Okutan, Gökçe Çiçek İldeş, Elif Ece Kalaoğlu, Belgin Yazıcı, Ali Menteş
doi: 10.5505/yeditepe.2019.33602  Sayfalar 219 - 223
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda Edirne’nin 3 ilçesinde içme sularındaki fluor seviyeleri belirlenerek bölgede yaşayan çocuklarda dental fluorozis ve diş çürüğü görülme sıklığı değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Edirne ilinde, Kuzey Havsa, Süloğlu ve Lalapaşa ilçe merkezleri ve köylerinden içme suyu örnekleri toplanmıştır. İçme sularındaki fluor miktarları iyon spesifik F elektrodu (Orion 960900 Fluoride Combination Electrode, Thermo Scientific) kullanılarak ölçülmüştür. Bu bölgedeki çocuklarda diş çürükleri DMFT/dft indeksi kullanılarak dental fluorozis ise Thylstrup-Fejerskov (TF) indeksi kullanılarak incelenmiştir. Bölge, içme sularındaki fluor oranlarına göre grup 1: <0,5 ppm (F1), grup 2: 0,5-1,2 ppm (F2) ve grup 3: 2,39 ppm (F3) şeklinde gruplandırılmıştır. Toplanan tüm veriler SPSS 21v istatistik programı kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Araştırmaya toplam 237 çocuk (129 erkek 108 kız; yaş ortalaması 9,85±1,68) dahil edilmiştir. F1 grubunda 143 (%60,3); F2 grubunda 60 (%25,3); F3 grubunda 34 (%14,4) çocuk bulunmaktadır. İçme suyundaki fluor miktarı ile dental fluorozis ilişkisine bakıldığında F1, F2, F3 gruplarının TF ortalamaları 0,26±0,62; 0,75±1,34; 3,59±2,55 olarak tespit edilmiş olup F1, F2, F3 grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,000). İçme suyundaki fluor ile diş çürüğü ilişkisine bakıldığında F1, F2, F3 gruplarında DMFT/dft ortalamaları 5,47±3,51; 2,17±3,21; 2,97±2,61 olarak bulunmuş olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmiştir (p=0,000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İçme suyundaki fluor seviyesini artması ile çocuklarda dental fluorozis şiddetinin arttığı gözlenmiştir. Çürük prevalansının yüksek bulunduğu bölgelerde sistemik fluorun çürükten korunmada bir miktar etkili olduğu ancak özellikle süt dentisyonda beklenen etkisinin olmadığı görülmüştür. Çalışmamız bir kez daha sistemik fluorun çürükten korunmada tek başına yetersiz olabileceğini göstermiştir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate fluoride levels in drinking water in 3 districts of Edirne and evaluate the prevalence of dental caries and dental fluorosis in children.
METHODS: Drinking water samples were collected from villages of north Havsa, Süloğlu and Lalapaşa districts in Edirne province. Fluorine levels in drinking water were measured using ion-specific F electrode (Orion 960900 Fluoride Combination Electrode, Thermo Scientific). Children in this region were screened for dental caries by using DMFT/dft index and dental fluorosis was evaluated by Thylstrup-Fejerskov (TF) Index. According to the fluoride levels in drinking water the region was divided into, group 1: <0.5ppm (F1), group 2: 0.5-1.2ppm (F2) and group 3 = 2.39 ppm (F3). All collected data were evaluated by using SPSS 21v statistics program.
RESULTS: A total of 237 children 129 male, 108 female, mean age 9.85 ±1.68) were included in the study. There were 143 (60.3%) children in the F1 group, 60 (25.3%) in F2 and 34 (14.4%) in F3 group. The mean TF scores in F1, F2, F3 groups were 0.26±0.62; 0.75±1.34; 3.59±2.55 respectively and the difference between groups was statistically significant (p = 0.000). DMFT / dft scores in F1, F2, F3 groups were 5.47±3.51; 2.17±3.21; 2.97±2.61 and the difference between groups was statistically significant (p = 0.000).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was observed that increase in fluoride levels in drinking water increased the severity of dental fluorosis in children. Systemic use of fluoride was found to have little effect on preventing dental caries in areas with high caries risk. However, it didn’t have the expected caries prevention effect on primary dentition. It may be concluded that systemic use fluoride without proper oral health measures may be insufficient to protecting against caries.

18.
CAD/CAM yüksek dayanımlı cam seramikler
CAD/CAM high strength glass ceramics
Diler Deniz, Güliz Aktaş, M. Barış Güncü, Senay Canay
doi: 10.5505/yeditepe.2019.59140  Sayfalar 224 - 230
Hastaların her geçen gün daha estetik ve hızlı tedavi beklentileri arttıkça, dijital diş hekimliğindeki gelişmeler de hızlanmıştır. Yeni restoratif meteryaller ile tek seansta üretimi mümkün kılan bilgisayar destekli tasarım ve üretim (CAD/CAM) teknolojisi, bu beklentileri karşılar hale gelmiştir. Dental porselenlerin temelini oluşturan feldspatik porselen ve lösitle güçlendirilmiş cam seramiklerin düşük bükülme dayanımı gibi dezavantajlarını elimine etmek amacıyla, seramik yapıya güçlendirici maddeler eklenmiştir. Bu durum tabaklama gerektirmeyen monolitik materyalleri geliştirmiştir. Böylece kor materyali gereksinimi ortadan kalkmıştır ve dolayısı ile porselen-kor bağlantısındaki sorunlar elimine edilmiştir. Sonuçta yapısal bütünlüğü daha güçlü, CAD/CAM üretimine uygun hazır disk ve bloklar kullanıma sunulmuştur. Bu disk ve bloklar yapıya; lityum disilikat, zirkonyum oksit, aluminyum oksit, lösit ve rezin kompozit gibi maddeler eklenerek çeşitli üretim teknikleriyle üretilmektedirler. Bu materyallerin hangi klinik durumlarda tercih edileceği ise; materyalin mekanik, optik ve biyouyumluluk özelliğine göre belirlenmektedir. Bu derlemede ise son zamanlarda popüler hale gelen yüksek dayanımlı cam seramiklerin güncel literatür desteği ile materyal özellikleri incelenmiştir.
Day by day, developments in digital dentistry are accelerated with the increase of patient’s improved faster and aesthetic treatment expectations. Computer aided design and manufacturing (CAD / CAM) technology makes it possible to manufacture restorations in a single appointment with new restorative materials that meets these expectations of the patients. In order to eliminate the disadvantages of feldspatic porcelain and leucite-reinforced glass ceramics, which is the basis of dental porcelain with low flexural strength, has been added to the ceramic structure for reinforcement of the materials. This has improved monolithic materials that do not require veneering. Thus, the core material has not been needed, and therefore problems with porcelain-core connection have been eliminated. Consequently, prefabricated discs and blocks with more stronger structural integrity are available for CAD/CAM. These discs and blocks are made with various production techniques by adding materials such as lithium disilicate, zirconium oxide, aluminum oxide, leucite and resin composite. The clinical situation in which these materials are to be used is determined by the mechanical, optical and biocompatibility of the material. In this review, recent literature support and material properties of high strength glass ceramics, which became popular recently, were examined.

DERLEME
19.
Aşırı harabiyet gösteren endodontik tedavili dişlerin protetik restorasyonları
Prosthetic restorations of severely damaged endodontically-treated teeth
Gheyath Munadhil Azeez, Işıl Çekiç Nagaş
doi: 10.5505/yeditepe.2019.36449  Sayfalar 231 - 241
Endodontik tedavi; çürük, kırık veya periodontal hastalıktan belirgin olarak etkilenen dişlerde, kök çevresi sağlığının sürdürülmesi için kök kanalından canlı bakteri ve toksinlerin uzaklaştırılması amacıyla uygulanmaktadır. Endodontik tedavili dişin uzun dönem başarısı sadece kök kanal tedavisine değil, aynı zamanda post-endodontik restorasyonun kalitesine bağlıdır. Geçmişte, yapısal olarak zayıflamış endodontik tedavili dişin post-endodontik restorasyonu çok sert materyallerle gerçekleştirilmekteydi. Son günlerde, dentini yakın bir şekilde taklit eden materyaller tercih edilmektedir. Bu dişlerin restorasyonu, restoratif materyalin tutuculuk ve direnci, kalan diş dokusunun okluzal kuvvetlere direnci, uygun koronal ve kök içi tıkama ve aynı zamanda estetik gibi gereksinimleri sağlayabilmelidir. Bu derlemede, aşırı harabiyete uğrayan endoodontik tedavili dişlerin protetik restorasyonları ve bu alandaki güncel gelişmeler irdelenmiştir.
Endodontic therapy is performed on teeth significantly affected by caries, fracture or periodontal disease, for eliminating viable bacteria and toxins from the root canal to sustain periradicular health. The long-term success of endodontically treated teeth depends not only on root canal therapy itself as well as the quality of the post-endodontic restoration. In the past, the post-endodontic restoration of endodontically treated teeth that is structurally weakened was performed with very rigid materials. Nowadays, the materials that simulate dentin closely are mostly preferred. Restoration of these teeth needs to fulfill the necessities such as retention and resistance of the restorative material, the resistance of the remaining dental tissue to occlusal forces, proper coronal and intraradicular obturation and also aesthetic. In this review, prosthetic restorations of severely damaged endodontically-treated teeth and the current innovations in this field have been clarified.

20.
Diş hekimliği uygulamalarında topikal steroidler: Yan etkileri ve kullanım önerileri
Topical steroids in dentistry: Adverse effects and proposal for application
Ceyda Gürhan, Pelin Güneri
doi: 10.5505/yeditepe.2019.75537  Sayfalar 242 - 247
Topikal, sistemik, inhalasyonel, rektal ve intraartiküler ajanlar olarak kullanılabilen glikokortikoidler genellikle enflamatuvar, alerjik, otoimmün ve neoplastik hastalıkların tedavisinde tercih edilirler. Özellikle bu ajanlardan topikal formda olanlar oral mukozal hastalıklarla ilişkili ağız lezyonlarının tedavisinde kullanılmaktadırlar. Bu nedenle oral mukozal hastalıklarda etkili bir tedavi sağlamak ve aynı zamanda hastaları potansiyel yan etkilerden korumak için diş hekimleri topikal steroidlerin (TS) endikasyonlarını, yan etkilerini ve klinik uygulama şekillerini bilmelidirler. Doğru şekilde kullanıldığında birçok oral mukozal hastalıkta tatmin edici klinik sonuçlar sağlayan TS’nin, hatalı uygulamalar sonucunda iyatrojenik Cushing sendromu, adrenal yetmezlik gibi ciddi komplikasyonlara neden olabileceğine dair birçok çalışma bulunmaktadır. Literatürde, TS’nin hangi dozdan ve uygulama sıklığından sonra sistemik kan dolaşımına katıldığına ilişkin bir görüş birliğine varılamamıştır. Sunulan bu derlemede, son yıllarda diş hekimleri tarafından sıklıkla reçete edilmeye başlayan TS’nin endikasyon ve kontrendikasyonları ile avantaj ve dezavantajlarının yanı sıra, güncel literatür bilgileri ışığında doğru kullanım önerilerinin paylaşılması amaçlanmıştır.
Glucocorticoids, which are used as topical, systemic, inhalational, rectal and intraarticular agents, are often preferred for treatment of inflammatory, allergic, autoimmune and neoplastic diseases. Especially, topical forms of these agents are used to treat oral lesions associated with oral mucosal diseases. Therefore, dentists must know indications, side effects and application forms of topical steroids (TS) in order to treat oral mucosal diseases effectively, and to protect the patients from potential side effects. There are many studies, suggesting that when TS are used properly, they provide satisfactory clinical results in many oral mucosal diseases; whereas it may lead to serious complications, such as iatrogenic Cushing syndrome and adrenal insufficiency, as a result of inaccurate applications. In the literature, there is no consensus about the posology of TS, which results in the absorption of the TS into systemic circulation. The aims of this review are to offer indications, contraindications, advantages, and disadvantages of TS, which have been frequently prescribed by dentists in recent years, as well as to share suggestions for proper usage of these drugs in accordance with the current information in the literature.

21.
KIBT’nin (Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi) endodontide kullanımı: Durum güncellemesi
Use of Cone Beam Computed Tomography in endodontics: An update
Cemre Koç, Funda Yılmaz, Kıvanç Kamburoglu
doi: 10.5505/yeditepe.2019.93685  Sayfalar 248 - 252
KIBT, son zamanlarda endodontide medikal BT ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan avantajları ile sıkça kullanılmaktadır. Bu güncel derlemenin amacı KIBT’nin özelliklerini, endodontide teşhis ve tedavide kullanım amaçlarını ortaya koymaktır. Endodontik açıdan KIBT birçok faydalı bilgi sağlasa da olası riskleri hesaplanarak sadece direkt fayda sağlayacak endikasyonlarda kullanılmalıdır. Endodontik endikasyonlarla ilgili kriterler araştırmalar ışığında sürekli yenilenmelidir.
Recently, cone beam computed tomography (CBCT) is commonly used in endodontics due its advantages over medical CT. This updated review aims to explain fundamentals of CBCT and show its indications in diagnosis and treatment in endodontics. Although, CBCT may provide useful information in several endodontic cases it must be only used in correct indications where its usage provides direct benefits over its risks. Referral criteria for endodontics should be updated routinely in light of newer investigations.

OLGU RAPORU
22.
Apikal rezeksiyon operasyonlarında trombositten zengin fibrin uygulaması: Olgu serisi
Platelet rich fibrin application in apical resection operations: Case series
Ali Yıldırım, Hülya Toker, Fatma Kanmaz, Nilüfer Altunbaş
doi: 10.5505/yeditepe.2019.38358  Sayfalar 253 - 257
Apikal rezeksiyon sonrası oluşturulan kemik kavitelerinin iyileşmeleri sırasında her zaman istenilen sonuçlar elde edilememektedir. Bu nedenle apikal rezeksiyon kavitelerinde rejeneratif tedaviler uygulanmaya başlanmıştır. Trombositten zengin fibrin (TZF) bireyin kanının santrifüj edilerek trombosit ve büyüme faktörlerinden zengin bir membran elde etmeyi sağlayan ikinci nesil trombosit ürünüdür. Bu vaka serisinde apikal rezeksiyon işlemi sonrası operasyon bölgesine yerleştirilen TZF’nin klinik ve radyografik olarak sonuçları sunulmuştur.
Endodonti kliniğinden apikal rezeksiyon endikasyonu ile sevk edilen 3 hastaya cerrahi işlem sırasında periapikaldeki tüm nekrotik ve iltihaplı dokunun küretajı yapılmış ve. defekt bölgesine hastalardan alınan venöz kanın santrifüj edilmesiyle hazırlanan TZF uygulanarak yara yeri süture edilmiştir.
Hastaların periyodik kontrollerindeki klinik ve radyografik sonuçlarına göre; TZF’nin kemik kavitesi boşluğunun rejenerasyonunda etkili olduğu ve konvansiyonel cerrahi tedaviye alternatif bir rejeneratif tedavi şekli olabileceği kanısındayız.
During the healing of bone cavities formed after apical resection, the desired results are not always obtained. For this reason, regenerative treatments have begun to be applied in apical resection cavities. Platelet-rich fibrin (PRF) is a second generation platelet product which is used to obtain a membrane that is rich in platelets and growth factors, and it is derived from the blood of an individual to be centrifuged. In this case series, clinical and radiographic results of placement of PRF into the operation area after apical resection were presented.
All the necrotic and inflamed tissue were curettad in the periapical region during the surgical procedure of three patients referred to the endodontic clinic with indication of apical resection. Wound site was sutured by applying PRF to the defect area which is prepared by centrifugation of the venous blood taken from the patients.
According to the clinical and radiographic results of the patients at periodic controls; it seems that PRF can be very effective in the regeneration of bone gap space and may be an alternative to conventional surgical treatment.

23.
Total dişsiz bir hastanın otojen greftleme sonrası All-on-4 konsepti ile tedavisi
All-on-4 treatment of an edentulous patient after autogenous grafting
Sercan Küçükkurt, Meryem Gülce Subaşı
doi: 10.5505/yeditepe.2019.79553  Sayfalar 258 - 265
All-on-4 tedavi konsepti, anterior bölgeye iki adet dik ve posterior bölgeye iki adet eğimli yerleştirilen, toplam dört implant destekli, tek parça, tüm ark protez uygulamasını içeren, tam dişsiz çenelerin sabit protetik rehebilitasyonu için uygulanan bir tedavi metodudur. Yapılan çalışmalarda, posterior bölgeye eğimli yerleştirilen implantların ileri cerrahi işlemlere gerek kalmadan anatomik sınırlamalara takılmadan uygulanabildiği, biyomekanik kuvvetleri daha iyi karşıladığı, protetik kantilever uzantıların boyutunu azalmasını sağladığı ve ayrıca başarısızlık oranlarında dik yerleştirilen implantlarla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmadığı bildirilmektedir.

Dişlerin kaybının ardından çenelerde kemik rezorpsiyonunun posterior sahalarda daha şiddetli görüldüğü yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. All-on-4 tedavi protokolü de genellikle üst çenede posterior bölgede maksiller sinüs, mandibulada ise inferior alveolar sinir kaynaklı anatomik sınırlamalar nedeniyle tercih edilmektedir. Böylelikle posterior bölgede kemik augmentasyonu gibi ileri cerrahi işlemlerden kaçınılmaktadır. Ancak uzun yıllar süren dişsizlikle birlikte posterior bölgedeki rezorpsiyona, anterior bölgede ilk etapta horizontal bölgedeki rezorpsiyonda eşlik etmeye başlar. Bu durumda karşısında mevcut vertikal kret yüksekliğini korumak ve bölgeye implant destekli bir tedavi yapabilmek için kemik hacmini arttırmaya yönelik işlemler kaçınılmaz olmaktadır.

Bu olgu sunumunda, üst çenesi total dişsiz, alt çenede ise yalnızca kanin dişleri bulunan ve öğürme refleksi nedeniyle üst total protezini takmakta zorlanan 68 yaşındaki bayan hastada, öncelikle maksilla anterior bölgenin, mandibula simfiz bölgesinden elde edilen blok kemiklerle greftlenmesi ve sonraki süreçte her iki çenenin All-on-4 konsepti ile rehabilitasyonu ve vakanın 2 yıllık takibi rapor edilmektedir
All-on-4 concept is a treatment method for fixed prosthetic rehabilitation of edentulous jaws with a total of four dental implant, two anterior vertically placed and two posterior inclined implants, supported full arch hybrid prosthetic restorations. It has been reported that inclined implants placed to the posterior region can provide better biomechanical strength, reduced size of prosthetic cantilever extensions, without anatomic limitations and no need for further surgical procedures.

Many studies have shown that after the loss of teeth, bone resorption in the jaws is seen more intensely in the posterior regions. All-on-4 treatment concept is usually preferred because of the anatomical limitations of the maxillary sinuses in the posterior maxilla and inferior alveolar nerve in the mandible. Thus, advanced surgical procedures such as bone augmentation in the posterior region are avoided. However, over time resorption in the posterior regions begins to accompany with horizontal resorption of the anterior region. In this case, surgical procedures to increase the bone volume are inevitable to maintain the existing vertical crest height and to be able to provide an implant-supported treatment to the region.

In this case report, a 68-year-old female patient, who has edentulous maxilla and only canine teeth in mandibula, was treated by grafting anterior maxilla with autogenous bone block grafts obtained from mandibular symphysis, and then the rehabilitation of both jaws prosthetically according to the All-on-4 concept was done. There was no complication in follow-up of the patient for 2 years and there was no bone loss in the periimplant bone except physiologically accepted levels. Thanks to this application, the aesthetic and functional expectations of the patient are met.

24.
Dev Wharton kanalı aşının ağız içi yaklaşımla tedavisi: Bir olgu sunumu
Transoral removal of giant Wharton’s duct sialolith: A case report
Cansu Görürgöz, Murad Osmanlı, Mehmet Hakan Kurt, Orkhan İsmayılov, Hakan Alpay Karasu
doi: 10.5505/yeditepe.2019.55376  Sayfalar 266 - 269
Sialolitiazis, tükürük bezlerinin parankim ya da kanallarında sialolit varlığı ile karakterize bir hastalıktır. Tükürük bezlerinin en yaygın hastalığı olan sialolitiazis en çok submandibular bezde görülmektedir. Patogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte herhangi bir tükürük bezinde ve her yaşta oluşabilmektedir.
Rutin dental muayene için kliniğimize başvuran 21 yaşındaki erkek hastadan alınan panoramik radyografide sol alt çene kanin-premolar bölgede gömülü dişe benzeyen radyoopak oluşum izlendi. Alınan okluzal radyografide ise, bu oluşumun lingualde yerleşimli ve homojen yapılı olduğu tespit edildi. Tanı, Wharton kanalında sialolit olarak yapıldı ve hasta cerrahi kliniğine yönlendirildi. Sialolitin tedavisi için lokal anestezi altında intraoral cerrahi eksizyon planlandı. Ağız tabanından, kanal içerisindeki yaklaşık 26 mm boyutlarında dev sialolit çıkartıldı ve sadece mukozal tabaka kapatılarak cerrahi işlem tamamlandı. Hastanın cerrahi operasyondan 6 ay sonraki kontrolünde tükürük akışının normal olduğu gözlendi ve herhangi bir komplikasyon saptanmadı.
Ağız tabanında kitle etkisi yaparak palpe edilebilen sialolitlerin; submandibuler bezin tamamı alınmaksızın, intraoral yaklaşımla çıkarılması ve marsupializasyonu iyi bir tedavi seçeneğidir.
Sialolithiasis is a disease characterized by the presence of sialolith in the parenchyma or ducts of the salivary glands. Sialolithiasis, the most common disease of salivary glands. It is most commonly seen in the submandibular gland. Pathogenesis is not exactly known, but it can occur in any salivary gland and at any age.
A 21-year-old male patient was applied to our clinic for routine dental examination. Panoramic radiography revealed a radiopaque mass superimposed on the left mandibular canine-premolar region. On the occlusal radiograph, it was determined that this formation was in the lingual region and homogeneous. The diagnosis was made as sialolith of the Wharton duct and the patient was directed to the surgical clinic. Intraoral surgical excision under local anesthesia was planned for sialolith treatment. An elongated giant sialolith of 26 mm length was removed from the floor of the mouth and surgical procedure was completed. At 6 months after surgery, no complication was observed.
When the stone can be palpated intraorally, it is best treatment method to remove it through an intraoral approach.



LookUs & Online Makale