Cilt No : 15 | Sayı : 1 | Yıl : 2019















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder
  
Yeditepe J Dent: 15 (1)
Cilt: 15  Sayı: 1 - 2019
Özetleri Gizle | << Geri
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Diş hekimliği lisans öğrencilerinin hareketli bölümlü protez planlama becerilerinin değerlendirilmesi
Evaluation of removable partial denture design skills of predoctoral dental students
Burcu Batak, Fehmi Gönültaş, Gamze Güven, Funda Akaltan
doi: 10.5505/yeditepe.2019.50023  Sayfalar 7 - 13
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda, diş hekimliği lisans öğrencilerinin hareketli bölümlü protez metal alt yapı planlama becerisinin değerlendirilmesinde, klinik eğitim görmeleri ve planlama rehberi kullanmalarının etkisi araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Simüle edilen bir kısmi dişsiz vaka için hazırlanan teşhis modeli analiz edilmiş; sagital ve frontal düzlem fotoğraf görüntüleri hazırlanmıştır. Çalışma; klinik öncesi (4. sınıf) ve klinik eğitim dönemi (5. sınıf) olmak üzere 2 ayrı sınıfta yürütülmüş; çalışmaya; 84 adet 4. sınıf ve 52 adet 5. sınıf öğrencisi dahil edilmiştir. Öğrencilere yöneltilen planlama becerisi sorusu için, planlama rehberi içeren ve içermeyen 2 farklı form hazırlanmıştır. Her iki gruptaki öğrencilerin yarısı tedavi planlaması sırasında planlama rehberi kullanmıştır. Sınav düzeninde, sınıflara alınan öğrencilerden projeksiyona yansıtılan modelin görüntülerini incelemeleri, kendilerine dağıtılan formlardaki tek çene kısmi dişsiz vaka şablonu üzerinde metal alt yapı çizimi yapmaları ve diş teknisyenine çalışmalarıyla ilgili talimat hazırlamaları istenmiştir. Öğrencilerin metal alt yapı planı yapma becerilerinin değerlendirilmesi için bir yönerge hazırlanmış; 5 protez bileşeni için, planlama becerileri; Yetersiz (0), Geliştirilmesi Gereken (1) ve Örnek Çalışma (2) şeklinde derecelendirilmiş; sonuçta her bir öğrenci için beceri skor ortalaması hesaplanmıştır. Dört grupta elde edilen beceri skor ortalamaları 2-yönlü varyans analizi (ANOVA) ve t-testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmamızda; klinik dönemi öğrencilerinin beceri skor ortalaması (1,27) klinik öncesi gruba (1,08) göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Planlama rehberi kullanan grup (0,99), kullanmayan gruba (1,32) göre daha düşük beceri skor ortalamasına sahip olmuştur (p<0,05). Klinik eğitim ve planlama rehberi arasındaki etkileşimin önemsiz olduğu görülmüştür (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diş hekimliği öğrencilerinin hareketli bölümlü protez için metal alt yapı planlama becerileri; klinik eğitim sonrasında iyileşme göstermiş; öğrencilerin planlama rehberi kullanmaları, her iki grupta da beceri kazanmalarında olumlu bir etki yaratmamıştır.
INTRODUCTION: This study aimed to assess the effect of clinical training and using design guide on the removable partial denture design skills of predoctoral dental students.
METHODS: The diagnostic model for a simulated partially edentulous case was surveyed and the photographs of the models were taken from sagittal and frontal plane. For this study clinically inexperienced (4th-year) and experienced (5th-year) predoctoral dental students were involved; 84 of 4th-year and 52 of 5th-year volunteer predoctoral students attended to study. Two different forms; with and without design guide were prepared for the design skill questionnaire and half of the students in both groups used a design guide. Students taken to the classes were asked to examine the images of the models reflected on the projection, to draw a framework design on the partially edentulous jaw template and to prepare instructions for the dental technician. A guideline has been prepared for the assessment of the students' ability of framework design. For 5 prosthetic components, the design skills were scored as 0; Poor, 1; Developing, 2; Exemplary. Then mean skill score was calculated for each student. The results were evaluated statistically using by 2-way analysis of variance (ANOVA) and t-test.
RESULTS: Mean skill score (1.27) of clinically experienced dental students was found to be statistically higher than the mean skill score (1.08) of inexperienced dental students (p<0.05). The group using the design guide (0.99) had a lower mean skill score (1.32) than the other group (p<0.05). The interaction between having clinical experience and using design guide was found to be nonsignificant (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Mean skill score (1.27) of clinically experienced dental students was found to be statistically higher than the mean skill score (1.08) of inexperienced dental students (p<0.05). The group using the design guide (0.99) had a lower mean skill score (1.32) than the other group (p<0.05). The interaction between having clinical experience and using design guide was found to be nonsignificant (p>0.05).

2.
Agresif periodontitisli hastalarda periodontal tedavinin oksidan ve antioksidan seviyeleri üzerine etkisi
The effects of periodontal therapy on oxidant and antioxidant status in patients with aggressive periodontitis
Aysun Akpınar, Hülya Toker, Vildan Bostancı, Ömer Poyraz, Hüseyin Aydın
doi: 10.5505/yeditepe.2019.63634  Sayfalar 14 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, agresif periodontitisli hastalarda (AgP) dişeti oluğu sıvısında (DOS) İnterlökin-1beta (IL-1β) ve oksidan-antioksidan seviyelerine cerrahi olmayan periodontal tedavinin etkilerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma için sigara içmeyen periodontal olarak sağlıklı 12 birey ve generalize agresif periodontitisli (G-AgP) 14 bireyi içeren 26 kişi dahil edildi. Sondlanabilir cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlanamada kanama (SK) ölçüldü. Total oksidan seviyelerini(TOS) ve total antioksidan seviyelerini (TAS) belirlemek için her bir hastadan DOS örnekleri alındı. DOS ve klinik ölçümler başlangıçta ve periodontal tedaviden 6 hafta sonra kaydedildi.
BULGULAR: Çalışma periodontal tedavi sonrası klinik parametrelerde istatistiksel olarak önemli iyileşme gösterdi. G-AgP hasta grubunda başlangıç ve 6.hafta arasında DOS IL-1β seviyeleri arasında önemli bir farklılık yoktu (p>0,05). G-AgP hastalarında TOS seviyesinin 6. haftada başlangıçtan önemli ölçüde azaldığı bulundu (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın bu sınırları içerisinde; G-AgP hastalarında, enflamasyon esnasında artış gösteren TOS seviyesi cerrahi olmayan periodontal tedavi yapılarak düzenlenebilir. Anahtar kelimeler: Agresif periodontitis, dişeti oluğu sıvısı, interlökin- 1beta, antioksidan, oksidan
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the effect of non-surgical periodontal therapy on gingival crevicular fluid (GCF), interleukin 1βeta (IL-β) and oxidant-antioxidant levels in patients with aggressive periodontitis.
METHODS: Twenty-six subjects, including 14 generalized aggressive periodontitis (G-AgP) and 12 periodontally healthy non-smoker individuals were selected for the study. Probing pocket depth (PPD), clinical attachment level (CAL), gingival (GI) and plaque indices (PI), and bleeding on probing (BOP) were measured. To determine total oxidant status (TOS) and total antioxidant status (TAS) and IL-1β, GCF was drawn from each subject. The GCF and clinical measurements were recorded at baseline and 6 weeks after periodontal treatment.
RESULTS: The study showed statistically significant improvement of clinical parameters after periodontal treatment. There was no significant difference in GCF IL-1β levels between the baseline and 6 weeks in the G-AgP patients group (p > 0.05). The TOS levels at 6 weeks of the G-AgP patients group were significantly lower than those at baseline (p < 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Within the limitations of this study it can be concluded that GCF TOS level in G-AgP patients increased during the inflammation and can be restored by the non-surgical periodontal therapy.

3.
Farklı protetik restorasyon materyalleri üzerinde başlangıç bakteriyel plak oluşumunun nitel ve nicel olarak değerlendirilmesi
Qualitative and quantitative assesment of initial bacterial plaque formation on different prosthetic restorative materials
Ali Murat Kökat, Nesrin Anıl
doi: 10.5505/yeditepe.2019.41275  Sayfalar 20 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı bakteriyel plak yapısını nitel ve nicel olarak değerlendirmek ve restoratif materyal çeşitliliğinin pelikıl kompozisyonu ve bakteriyel adezyon üzerine etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Titanyum, Au-Ag-Pt alaşımı, Ni-Cr alaşımı, feldspatik porselen ve bir tam seramik sistemi kullanılarak materyaller arası farklılıklar incelenmiştir. Bu amaçla dairesel olarak hazırlanmış örnekler oral kavitede 2 ve 48 saatlik sürelerle tutulmuştur 2 saat bekletilmiş örnekler üzerindeki kazanılmış pelikıl SDS-PAGE yöntemi ile incelenmiştir. Bakteriyel plak analizi öncesi her bir örnek grubu steril edilmiştir. Örnekleri taşıyan alt tam protez 48 saat süreyle ağız içerisinde tutulduktan sonra örnekler 5 ml steril serum fizyolojik solüsyonu içeren tüplere yerleştirilmiş ve kültür elde edilmiştir. Görsel sayım ve mikroskopik ayrıştırma sonrası izole edilmiş olan tek koloni grupları BBL-Crystal sistemi ile tanımlanmıştır. İstatistiksel değerlendirme için Kruskal Wallis Varyans Analizi uygulanmıştır.
BULGULAR: SDS-PAGE analizi feldspatik porselen hariç her grupta amilaz içeriği tespit etmiştir. Bakteriyel plak içeriği açısından materyaller arasında istatistiksel olarak belirgin farklılıklar görülmüştür. Mikroorganizma tipleri en büyük çeşitliliği feldspatik porselen üzerinde sergilemiştir. En az çeşitlilik ise Cr-Ni grubunda görülmüştür. En düşük miktarda adezyon da feldspatik porselen üzerinde izlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Başlangıç bakteriyel plak içeriği materyale özgü farklılıklar sergilemektedir. Her bir materyal için bakteriyel adezyon yapısal çeşitilikler göstermektedir. Tüm materyal gruplarında en çok görülen tür streptokoklardır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the structure of bacterial plaque qualitatively and quantitatively and to evaluate the effect of restorative material variation on pellicle composition and bacterial adhesion.
METHODS: Titanium, Au-Ag-Pd alloy, Ni-Cr alloy, an all-ceramic system and a feldspathic porcelain system were used to evaluate bacterial adhesion and plaque composition characteristics. Acquired pellicle was analyzed by using sodium dodecyl sulphate polyacrylamide gel electrophoresis (SDS-PAGE). Single colony isolated groups on samples were identified by using BBL-Crystal System. Statistical analysis was performed by using Kruskal Wallis Analysis of Variance (ANOVA).
RESULTS: Acquired pellicle analysis by SDS-PAGE revealed amylase content for each group except feldspathic porcelain. Significant qualitative and quantitative differences were found among the materials for bacterial plaque content. Microorganism types varied most for feldspathic porcelain surface. The least variety of microorganisms were found on Cr-Ni. The lowest adhesion was observed on feldspathic porcelain.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Initial bacterial plaque shows material specific differences for compositional structure. Bacterial adhesion for each material shows internal compositional variations. Streptococci were found to be most revealed species for all materials studied.

4.
Çene cerrahisi hastaları i̇lk muayenede ne kadar süre konuşuyorlar?
How long do oral and maxillofacial surgery patients talk in first examination?
Gamze Şenol, İlker Burgaz, Şükran Tüfekçioğlu, Sina Uçkan
doi: 10.5505/yeditepe.2019.17362  Sayfalar 27 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastaların ilk muayene sırasında sözleri kesilmeden şikayetlerini aktarma süreleri tıbbın belli alanlarında incelenmiştir ancak bu konuda Ağız Diş ve Çene Cerrahisi bölümünde yapılmış bir araştırma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi kliniklerine ilk defa başvuran hastaların total konuşma zamanlarının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 400 hasta dahil edilmiştir. Hastalar şikayetlerine göre; dentoalveolar cerrahi, temporomandibular eklem, dental implant, oral patoloji, dentofasiyal deformite ve travma olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır.
BULGULAR: Çalışma sonucunda hastaların ortalama konuşma zamanının 27.6 saniye olduğu tespit edilmiştir. En uzun konuşma zamanı 42.3 sn (TME grup), en kısa konuşma zamanı ise 13.5 sn (travma grup) olarak ölçülmüştür. Yaş, cinsiyet ve ortalama konuşma zamanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha ayrıntılı bilgi alabilmek ve hasta memnuniyetini arttırmak için; hastalar şikayetlerini anlatırken sözleri kesilmeden sonuna kadar dinlenmelidir.
INTRODUCTION: Talking time of the patient without interruption during initial examination was evaluated in a few specialties but unknown in Oral and Maxillofacial Surgery (OMS) clinics. The aim of this study is to evaluate total talking time of the OMS patient in their first visit.
METHODS: Four hundred patients were included in this study. The patients were analyzed in five groups; dentoalveolar, TMJ, pathology, dental implants and trauma.
RESULTS: The mean talking time of the patients was 27.6 seconds. The longest talking time was 42,3 seconds (TMJ patients) and the shortest time was 13,5 seconds (Trauma). There was no significant relation between age, sex and mean talking time.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Clinicians should let the patient talk without interruption in order to get detailed information and possibly improve patient satisfaction.

5.
Metal ortodontik braketlerde üniversal adezivlerin makaslama bağlanma dayanım kuvvetlerine etkisi
Effect of a universal adhesive on shear bond strengths of metal orthodontic brackets
Aslıhan Zeynep Öz, Kadir Kolcuoğlu, Abdullah Alper Öz, Emel Karaman
doi: 10.5505/yeditepe.2019.57966  Sayfalar 30 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Operatif diş hekimliğindeki gelişmeler ile birlikte bazı yeni bonding sistemleri tanıtılmıştır. Bu çalışmanın amacı son jenerasyon üniversal adezivlerin makaslama kuvvetlerine etkisinin araştırılması ve kontrol grubuyla karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 68 adet çekilmiş insan premolar dişi kullanıldı. Örnekler dört gruba ayrıldı. 1. grupta, mine yüzeyleri asitlendi ve braketler Transbond XT (3M Unitek, Monrovia, Calif) adeziv primer ile yapıştırıldı. 2. grupta, tek basamaklı self-etch primer (Transbond plus self-etching primer, 3M Unitek, Monrovia, CA, USA) kullanıldı. 3. grupta dişler %37 lik fosforik asitle 10 saniye asitlendi ve braketler üniversal adeziv ile (Clearfil Universal Bond, Kuraray, Noritake Dental Inc.) yapıştırıldı. 4. grupta, universal adeziv self-etch modunda kullanıldı. Örneklerin makaslama bağlanma dayanım kuvvetleri varyans analiziyle (ANOVA) karşılaştırıldı. Ayrıca artık adeziv indeksi (AAİ) de değerlendirildi.
BULGULAR: Grupların ortalama makaslama kuvveti değerleri sırasıyla, 13,42±5,09 Mpa, 11,57±3,12 Mpa, 11,15±3,08, Mpa, 11,38±3,04 Mpa’dır. Gruplar arasında makaslama kuvvetleri ve AAİ skorları açısından anlamlı farklılık yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Üniversal adezivler ortodontik braketlerin yapıştırılmasında asitle veya self-etch moduyla güvenle kullanılabilir.
INTRODUCTION: Due to the development in operative dentistry, some new bonding systems have been presented. The aim of this study was to investigate the effects of the use of a last generation universal adhesive on in vitro shear bond strengths and compare with controls.
METHODS: This study was conducted with 68-extracted human premolar. The samples divided in to four groups. In-group 1, enamel surfaces were etched and brackets were bonded with Transbond XT adhesive primer (3M Unitek, Monrovia, Calif). In-group 2, one-step self-etching primer (Transbond plus self-etching primer, 3M Unitek, Monrovia, CA, USA) was used. In group 3 teeth were etched 37% phosphoric acid for 10 seconds and brackets were bonded with universal adhesive (Clearfil Universal Bond, Kuraray, Noritake Dental Inc.) In-group 4, universal adhesive was used on self-etching mode. The same adhesive paste (Transbond XT, 3M Unitek, Monrovia, Calif) and light-curing times were used in all groups. Shear bond strengths of the samples were compared with analysis of variance (ANOVA). The amount of residual adhesive index (ARI) was also evaluated.
RESULTS: The mean shear bond strength values of 4 groups were 13.42±5.09 Mpa, 11.57±3.12 Mpa, 11.15±3.08, Mpa, 11,38±3.04 Mpa, respectively. There was no significant difference between the shear bond strengths of the groups. There was also no significant difference between the ARI scores.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Universal adhesives can be used safely for orthodontic bracket bonding with etch or self-etching mode.

6.
Essix retansiyon apareylerinin hasta anketleri ile hijyen değerlendirmesi
Hygiene assessment of essix retainers via a patient questionnaire
Delal Dara Kılınç, Gülşilay Sayar
doi: 10.5505/yeditepe.2019.86580  Sayfalar 34 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı ortodontik tedavi sonrası retansiyon döneminde Essix plak taşıyan hastaların hijyen alışkanlıklarının anketler aracılığı ile değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ortodontik tedavisi bitmiş ve retansiyon amacı ile Essix plak kullanan, 18-40 yaş aralığındaki 120 hasta (72 kadın, 48 erkek) dahil edilmiştir. Hastaların hepsine klinik tecrübesi olan aynı ortodontist tarafından anketler uygulanmıştır. Anket hastaların yaşlarını, cinsiyetlerini, hastaların plakları temizleme metodlarını ve sıklıklarını incelemiştir.
BULGULAR: Hastaların yarısı, plaklarını her çıkardıkarında temizlediklerini belirtmiştir. Plakları temizleme sıklığına göre hastaların ortalama yaşı arasında farklılık bulunmaktadır (p <0,001). Plakların nasıl temizlendiği, temizlemek için kullanılan ajan, temizlemede güçlük, plakların temizliği konusundaki görüş açısından ortalama yaşta farklılık yoktur (p değerleri sırasıyla 0,833, 0,178, 0,120 ve 0,25). Plakların temizliği ile ilgili düşünce cinsiyetten bağımsızdır (p =,.871). Yaş dağılımına göre plakların temizleme sıklığı, nasıl temizlendiği, kullanılan temizleme ajanı temizlik hakkında görüş arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmaktadır (p <0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalar arasında Essix plaklarının temizlenmesi açısından çeşitlilik olduğu, hastaların plaklarını temizlemek için farklı materyaller tercih ettiği anlaşılmıştır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to investigate the hygiene habits and cleaning methods of patients who are wearing Essix plates for retention, by a face to face applied questionnaire.
METHODS: 120 patients (72 females, 48 males) using Essix Plates in post-treatment retention period were enrolled for this study. Subjects were aged 18-40 years. All of the subjects were conducted a questionnaire by the same experienced clinician. The questionnaire investigated the genders of subjects, ages of subjects, and methods and frequency of cleaning plates.
RESULTS: Half of the subjects clean their plates whenever they remove it. There is a difference between median ages according to the frequency of clearing the plates (p <0.001). There is no difference between the ages about; how the plates are cleaned, what they use to clean, the difficulty in cleaning, and the belief about the plates are clean enough (p values are 0.833, 0.178, 0.120 and 0.251, respectively). The belief that plates are sufficiently clean does not differ according to sex (p = 0.871). According to age distribution, there was a statistically significant correlation the frequency of clearing the age groups and plates, the way of clearing the plates, the agent to be used to clean the plates and the belief of cleanliness of the plates (p <0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is not a common method of cleaning the Essix plates amongst patients. Patients refer various materials to clean their Essix plates. The frequencies of cleaning their plates also differ amongst patients. Various hygiene habits were present in different age groups.

7.
Mandibular dişsiz molar bölgenin kesitsel morfolojisinin konik-ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Evaluation of cross-sectional morphology of the edentulous molar region in the posterior mandible
Zühre Akarslan, Fatma Nur Yıldız, Zeynep Fatma Zor, Songül Yapıcı, İlkay Peker
doi: 10.5505/yeditepe.2019.52297  Sayfalar 40 - 44
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı dişsiz mandibular molar bölgedeki alveolar kret morfolojisinin konik-ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 103 hastaya (55 kadın ve 48 erkek) ait 206 bukko-lingual yöndeki kesitsel KIBT görüntüsü değerlendirildi. Çalışmaya mandibular ikinci premolar dişi bulunan, birinci ve ikinci molar diş eksikliği olan vakalar dahil edildi. Mandibular ikinci premolar dişin mine-sement sınırı esas alınarak, bunun 5 mm ve 10 mm distal tarafındaki alveoler kretin bukko-lingual yöndeki kesit görüntüleri hazırlandı. Bu kesitlerde mandibular kanalın 2 mm üzerindeki alveolar kret şekli dışbükey (C tipi), paralel (P tipi) ve andırkat (U tipi) tip olarak sınıflandırıldı. Gözlemci içi uyumun belirlenmesi için 25 hastaya ait görüntü aynı gözlemci tarafından ikinci kez değerlendirildi.
BULGULAR: Mandibular ikinci premolar dişe 5 mm distal uzaklıktaki kret tipi vakaların % 64,1’inde (n=66) ‘C’ tipi kret, %19,4’ünde (n=20) ‘U’ tipi kret ve %16,5’inde (n=17) ‘P’ tipi kret şeklinde gözlendi. İlgili dişe 10 mm distal uzaklıktaki kret tipi ise vakaların %52,4’ünde (n=54) ‘U’ tipi kret, %43,7’sinde (n=45) ‘C’ tipi kret ve %3,9’unda (n=4) ‘P’ tipi kret olarak belirlendi. Gözlemci içi uyum için Kappa değeri 5 mm ve 10 mm’lik ölçümler için sırasıyla 0,857 ve 0,848 olarak hesaplandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre, alveolar kret şeklinin mandibular ikinci premolar dişe yakın olan molar bölgede çoğunlukla ‘C’ tipi olduğu, bununla birlikte posteriora doğru ilerledikçe ‘U’ tipine dönüştüğü belirlendi. Bu bulgu, mandibular molar bölgede yapılacak olan dental implant planlaması için önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate alveolar ridge morphology in the edentulous molar region of the mandible via cone-beam computed tomography (CBCT).
METHODS: This study included 206 cross-sectional CBCT images of 103 patients (55 females and 48 males). Inclusion criteria were based on the absence of mandibular first and second molar teeth and the presence of mandibular second premolar tooth. Cross-sectional images of 5 mm and 10 mm distal regions to the cemento-enamel junction of the mandibular second premolar were prepared. The shape of the alveolar ridge 2 mm above the superior border of mandibular canal was classified as convergent (C type), parallel (P type) and undercut (U type). Images of 25 patients were re-evaluated for the assessment of intra-observer agreement.
RESULTS: In total, 64.1% (n=66) of the cases had ‘C’ type alveolar ridge, 19.4% (n=20) had ‘U’ type and 16.5% (n=17) had ‘P’ type alveolar ridge in the 5 mm distal regions to the second premolar. In the 10 mm distal regions to the second premolar, 52.4% (n=54) had ‘U’ type alveolar ridge, 43.7% (n=45) had ‘C’ type alveolar ridge and 3.9% (n=4) had ‘P’ type alveolar ridge. The Kappa values for 5 mm and 10 mm regions were calculated as 0.857 and 0.848, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study showed that ‘C’ type was the most common alveolar ridge shape in the molar region near to the 2nd premolar but the shape turned into ‘U’ type posteriorly. This finding is important for implant planning in the molar region of the mandible.

8.
İki farklı döner eğe sistemi ile şekillendirilmiş dişlerin farklı irrigasyon solüsyonları kullanıldığında kırılma dirençlerinin değerlendirilmesi
Evaluation of the effects of two different rotary systems and various irrigants on the fracture resistance of teeth
Esra Yaman, Berna Aslan, Funda Yılmaz
doi: 10.5505/yeditepe.2019.46338  Sayfalar 45 - 52
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu deneysel çalışmanın amacı iki farklı döner eğe sistemi ile prepare edilmiş, dişlerin farklı irrigasyon solüsyonları kullanıldığında kırılma dirençlerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmada 98 adet tek köklü alt çene küçük azı dişler premolar kullanıldı. Dişlerin kök uzunlukları 13 mm olacak şekilde kuronları uzaklaştırıldı. Kökler 3 kontrol grubuna ve 4 deneysel gruba ayrıldı (n=14). Negatif kontrol grubuna (n=14) hiç işlem yapılmadan bırakıldı. Pozitif Kontrol Grupları; Grup PUP (ProTaper, serum fizyolojik) ve Grup WOP (WaveOne, serum fizyolojik), Deneysel Gruplar; Grup PUSP (ProTaper, NaOCl), Grup WOSP (WaveOne, NaOCl), Grup PUSEP (ProTaper, EDTA) ve Grup WOSEP (WaveOne, EDTA) oluşturuldu. Son irrigasyon olarak serum fizyolojik tüm deney gruplarına ve pozitif kontrol gruplarına uygulandı. Periodontal aralık taklit edilecek şekilde örnekler akrilik rezine gömüldü. Daha sonra Kontrol ve deney gruplarına ait tüm örnekler, Universal Test Cihazı kullanılarak, kırılma testine tabi tutulup kırılma anındaki değer her kök için Newton birimi üzerinden kaydedildi. Ölçüm sonuçları arasındaki farklılıklar test edilirken Kruskall-Wallis H testi, hangi grupların birbirinden farklı olduğunu tespit etmek amacıyla Post-Hoc Çoklu Karşılaştırma Testi kullanıldı. p değerinin, 0,05’ten küçük olduğu değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Negatif Kontrol Grubu KP (371,71 N), Grup PUP (199,92 N), Grup PUSP (210,28 N) ve Grup PUSEP (220,89 N)’e göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha fazla kırılma direnci gösterirdi. ProTaper grupları ve WaveOne grupları arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu tespit edildi (p<0,05). Aynı Ni-Tİ sistemler kendi içinde değerlendirildiğinde farklı irrigasyon rejimi uygulamanın dişin kırılma direnci üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sınırları dahilinde, elde ettiğimiz sonuçlara göre ProTaper döner eğe sistemi kullanılması dişin kırılma direncini istatistiksel olarak düşürdüğü, ancak farklı irrigasyon solüsyonları kullanılmasının dişin kırılma direncin üzerine etkisi olmadığı bulunmuştur.
INTRODUCTION: This is an experimental study conducted on extracted teeth and aiming to evaluate the effect of various root canal irrigation solutions on fracture resistance of the roots.
METHODS: Ninety-eight single rooted mandibular premolar teeth were used. Crowns were removed from the enamel-cementum junction and root lenghts were adjusted to 13 mm. The roots were divided into 3 control groups and 4 experimental groups (n=14). As negative control group 14 teeth without any treatment were used. The other groups were divided as the Positive Control Groups; Group PUP (ProTaper, Serum physiologic), Group WOP (WaveOne, Serum physiologic), and Experimental Groups; Group PUSP (ProTaper, NaOCl), Group WOSP (WaveOne, NaOCl), Group PUSEP (ProTaper, EDTA) and Group WOSEP (WaveOne, EDTA). Serum physiologic was used for final irrigation in experimental groups as well as positive control groups. Specimens were embedded into acrylic resin and periodontal ligament was created for all groups. Then specimens were submitted to a fracture test using a Universal Test Machine and the load necessary to fracture was recorded and expressed in Newton (N). The differences between the groups were tested by Kruskall-Wallis H test and Pos- Hoc multiple comparison test. P values below 0,05 were accepted as statistically significant.
RESULTS: The Negative Control Group showed the higher fracture resistance (371.71 N) from Positive Control Group PUP (199.92 N), Group PUSP (210.28 N) and Group PUSEP (220.89 N) (p˂0,05). There were statistically significant differences between ProTaper groups and WaveOne groups (p˂0.05). There were no statistically signifacant differences within experimental groups shaped with same Ni-Ti system and irrigated with various regimes (p˃0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Within the limitations of this study, according to our results, usage of ProTaper rotary system decreased the fracture resistance of teeth significantly. However the usage of different irrigation solutions did not effect the fracture resistance of teeth.

9.
Pediatrik oral patolojik lezyonların retrospektif değerlendirilmesi
Retrospective review of pediatric pathological oral lesions
Zeynep Işık, Zeynep Aslı Güçlü, Ahmet Emin Demirbaş, Kemal Deniz
doi: 10.5505/yeditepe.2019.78941  Sayfalar 53 - 62
GİRİŞ ve AMAÇ: Kayseri ili ve çevre bölgelerden gelen, Erciyes Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı' na başvuran çocuk hastalarda oral patolojik lezyonlarının görülme sıklığını ortaya koymak amacıyla yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2006-2017 yılları arasında Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’ne başvuran 0-16 yaş aralığındaki hastaların patoloji raporlarının retrospektif incelemesi ile veriler elde edilmiştir. Veriler hastaların yaşı, cinsiyeti, histopatolojik teşhis ve lezyonların görüldüğü bölge ile ilgili bilgileri kapsamaktadır. Hastalar 0-4, 5-10, 11-16 olmak üzere 3 yaş grubuna ayrılmıştır. Oral lezyonlar kistik/psödokistik, tümör/ tümör benzeri, inflamatuar/reaktif ve diğer lezyonlar olmak üzere 4 ana grupta incelenmiştir.
BULGULAR: Patolojik lezyonların çoğunluğu 11-16 yaş grubunda görülürken, en az patolojik lezyonun görüldüğü yaş grubu 0-4 olarak belirlenmiştir. Pediatrik popülasyonda en sık görülen lezyonlar kistik/psödokistik (%47) lezyonlar olarak bulunmuştur. Kistik/psödokistik lezyonları sırasıyla inflamatuar/ reaktif lezyonlar(%23), tümör/tümör benzeri lezyonlar(%19) ve diğerleri (%11) izlemiştir, %29.68 oranı ile radiküler kist en sık görülen pediatrik oral patoloji olarak belirlenmiştir. Radiküler kisti sırasıyla dentijeröz kist, pyojenik granüloma takip etmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocuklarda geniş çeşitlilikte ve prevalansta, semptomları ve klinik seyri açısından yetişkinlerden farklılık gösterebilen oral patolojik durumlar gözlenebilmektedir. Pediatrik oral lezyonların epidemiyolojik verilerinin çocuk diş hekimleri tarafından anlaşılması doğru ve ayırıcı teşhis için önemlidir.
INTRODUCTION: To determine the prevalence of oral pathological lesions in pediatric patients who referred to the Erciyes University Faculty of Dentistry Department of Pediatric Dentistry from Kayseri and surrounding area.
METHODS: The reports and data was collected from the files of patients whom was reffered to Erciyes University Faculty of Dentistry, during period of 2006-2017. Data included age, sex, histopathological diagnosis and site of the lesions. Oral biopsies from children between 0-16 years of age were included in this study. Patients were divided into 3 age groups, 0-4, 5-10, 11-16. Oral lesions were investigated in 4 main groups as cystic / pseudocystic, tumor / tumor like, inflammatory/reactive and other lesions.
RESULTS: The majority of pathologic lesions were seen in 11- 16 year-old, while less pathological lesion was determined in 0-4 year-old group. The most common lesions in the pediatric population were cystic / pseudocystic (47%) lesions. Cystic/ pseudocystic lesions followed by inflammatory / reactive lesions (23%), tumor/tumor-like lesions (19%) and others (11%). Radicular cyst was the most common pediatric oral pathology with a rate of 29.68%. Radicular cyst is followed by dentigerous cyst, pyogenic granuloma, respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A wide range of oral lesions and conditions may present in pediatric population. Oral pathologic lesions existing in children sometimes differ from adults in terms of clinical approaches and symptoms. Epidemiological knowledge about pediatric oral lesions by pediatric dentists is important for accurate and differential diagnosis.

10.
Erişkin hastalarda ağrı ile başa çıkma yöntemi tercihinin demografik faktörler, ağrı düzeyi ve dental anksiyete ile ilişkilerin değerlendirilmesi
Evaluation of the relationships among demographic factors, pain levels, dental anxiety and coping methods in adult dental patients
Kaan Hamurcu, Sercan Küçükkurt, Mehmet Barış Şimşek
doi: 10.5505/yeditepe.2019.21939  Sayfalar 63 - 69
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada erişkin hastaların ağrı ile başa çıkma yöntemi tercihin üzerine demografik faktörlerin, ağrı düzeyinin, dental anksiyetenin etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Rastgele seçilen 150 erişkin hastadan, beş parçadan oluşan bir anketi doldurması istenmiştir. Birinci bölüm demografik özellikleri ve hasta öyküsünü kapsamaktadır; ikinci bölüm orofasiyal ağrı ile ilgili detayları kapsar; üçüncü bölüm ağrı tespiti için görsel analog skala (VAS)’da oluşmaktadır; dördüncü bölüm Modifiye Dental Anksiyete Ölçeği (MDAS); beşinci bölüm ise hastanın ağrı ile baş etme yöntemlerini değerlendirmek için COPE envanteri içermektedir. Anket verileri, t-testi veya Mann-Whitney U-testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak analiz edilmiştir. Tablo analizleri için ki-kare testleri kullanılmıştır.
BULGULAR: Başa çıkma yöntemlerinin cinsiyet, medeni durum, kaygı ve ağrı düzeylerine göre farklılaştığı ortaya konmuştur. Çalışmamızın sonuçlarına göre sırasıyla en sık kullanılan başa çıkma yöntemleri " Yararlı sosyal destek kullanımı" (3,0739), " Pozitif yeniden yorumlama ve gelişme" (3,0706) ve "Aktif Başa Çıkma" (3,0556) yöntemleridir. Kadınlarda "Zihinsel boş verme" (t: 2,3039, p <0,05) ve "Duygusal sosyal destek kullanılması" (t: 2,3657, p <0,05), erkekler için ise "Madde kullanımı" (t: 2,2170, p<0.05) anlamlı olarak daha yüksekttir. Anksiyete düzeyleri kadınlarda (K: 14,48 – E: 11,43, t: 4,041, p<0,05) ve şiddetli ağrılı hastalarda daha yüksek bulunurken; anksiyete düzeyleri ile diğer değerlendirilen faktörler arasında bir korelasyon bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ağrı algılaması ve dişhekimleri kaygısı çok faktöre bağlı bir problemdir. Birçok iç ve dış faktör, dental anksiyete ve bireyin ağrı ile başa çıkma yöntemleri tercihini etkileyebilir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, ağrı ile başa çıkma yöntemleri, cinsiyet, yaş, medeni hal, kaygı düzeyi, ağrı konumu, şiddeti ve süresi gibi çeşitli faktörlerden etkilenmektedir.
INTRODUCTION: To evaluate the relationships among demographic factors, pain levels, dental anxiety, coping methods, and pain perception in adult patients.
METHODS: A total of 150 randomly selected adult patients completed a survey, which was divided into five parts. The first part covered demographic features and patient history; the second part covered details regarding orofacial pain; the third part included the visual analogue scale (VAS) for pain determination; the fourth part included the Modified Dental Anxiety Scale (MDAS); and the fifth part included the COPE inventory to evaluate patient coping methods. The survey data were analyzed using t-tests or Mann– Whitney U-tests and one-way analysis of variance (ANOVA), as appropriate. Chi-square tests were used for table analyses.
RESULTS: The results revealed that coping methods differed according to gender, marital status, anxiety, and pain levels. According to results of our study, “Use of Instrumental Social Support” (3.0739), “Positive reinterpretation and growth” (3.0706) and “Active Coping” (3.0556) methods are most commonly used coping methods, respectively. While “mental disengagement” (t: 2.3039, p<0.05) and “use of emotional social support” (t: 2.3657, p<0.05) were higher for women, “drug use” (t: 2.2170, p<0.05) was higher for men. Anxiety levels were higher in women (W: 14.48 – M: 11.43, t: 4.041, p<0.05) and patients with severe pain; there were no correlations between anxiety levels and any of the other assessed factors.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pain perception and dental anxiety are multi- factorial problems. Several internal and external factors can affect an individual’s strategies to cope with dental anxiety and pain. According to the results of this study, the methods of coping with pain are influenced by several factors such as gender, age, marital status, anxiety level, as well as pain location, severity, and duration.

11.
Ağız, diş ve çene cerrahisinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi i̇stek nedenleri
Reasons of cone-beam computed tomography requests in oral and maxillofacial surgery
Dilek Menziletoğlu, Bozkurt Kubilay Işık, Arif Yiğit Güler
doi: 10.5505/yeditepe.2019.41736  Sayfalar 70 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT), dental ve maksillofasiyal bölgenin görüntülemesi için kullanılan radyografik bir tekniktir. Diş hekimliğinde de kullanımı oldukça sıktır. Çalışmanın amacı, bir Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi bölümünde KIBT istenme nedenleri ve bunların dağılımının belirlenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağız, Diş ve Çene cerrahisi bölümünde KIBT elde edilmesi için başvuran hastalara ait 974 adet KIBT istek formu incelendi. KIBT istek nedenleri kaydedildi.
BULGULAR: KIBT isteklerinin sırasıyla: implant planlaması (%43.12), intraosseoz lezyonlar (%19.61), üçüncü molar dişlerin köklerinin mandibular kanal ile olan ilişkisi (% 10.58), gömülü dişlerin lokalizasyonunun saptanması (%8.01), sinüs lifting işlemi (%5.85) ve diğer nedenler (%12.83) için olduğu görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız, KIBT incelemesinin en fazla pre-operatif implant planlaması için istendiğini gösterdi.
INTRODUCTION: Cone beam computed tomography (CBCT), is a radiographic imaging technique that is used for dental and maxillofacial region. the use of cbct are quite frequent in dentistry.. The aim of study was to assess the reasons and distribution of the CBCT requests in a oral and maxillofacial surgery.
METHODS: CBCT request forms belonging to 974 patients attending the department of Oral and Maxillofacial Surgery, were assessed. The reasons of the KBIT request were recorded.
RESULTS: The requested CBCT images were found to be for implant planning (43.12%), jaw lesions (19.61%), relationship of the mandibular canal to the roots of third molars (10.58%), the assesment of the localization of impacted teeth (8.01%), sinus-lifting procedures (%5.85) and other reasons (12.83%), in order.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The our study showed that most of the CBCT examinations were requested for pre-operative implant planning.

12.
Osteoporotik sıçanlarda tek yüksek doz D-vitamini enjeksiyonunun kondil kırığı iyileşmesine etkisi
The effects of a single high-dose injection of vitamin-D on healing of condylar fractures in osteoporotic rats
Uğur Mercan, Yonca Betil Kabak, Akif Turer, Osman Kelahmetoglu, Deniz Gökce Meral
doi: 10.5505/yeditepe.2019.83792  Sayfalar 76 - 82
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, osteoporotik sıçanlarda kondiler kırıkların iyileşmesinde tek yüksek doz verilen D vitamininin etkilerini göstermeye çalıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 16 dişi wistar sıçanı kullanıldı. Tüm sıçanlara overiektomi uygulandı. Osteoporotik sıçanlar rastgele her grupta sekiz hayvan olacak şekilde iki gruba ayrıldı. Grup D hayvanlarına intraperitoneal olarak tek doz D vitamini (50,000 IU / kg) verildi ve grup C (kontrol) hayvanlara intraperitoneal olarak serum fizyolojik (0,05 mL) verildi. Tüm enjeksiyonlar, kondiler kırıktan hemen sonra yapıldı. Bütün sıçanlar 28 gün sonra sakrifiye edildi, Histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak incelendi.
BULGULAR: Histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapıldı. D ve C grubu arasındaki histopatolojik veriler istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup D' de TGFβ1 ve osteopentin düzeyleri C grubundan daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cerrahi müdahaleden hemen sonra verilen tek yüksek doz D vitamini enjeksiyonunun, osteoporotik sıçanların kondiler kırıklarında TGFβ ve osteopontin seviyelerini ve yeni kemik oluşumunu arttırdığını tespit ettik.
INTRODUCTION: In this study we have tried to show the effects of a single high-dose ınjection of vitamin d on healing of condylar fractures in osteoporotic rats.
METHODS: This study included sixteen female wistar rats. All rats were overiectomized. Osteoporotic rats were randomly divided into two groups of eight animals/ group. Group D animals received a single high dose of vitamin D (50.000 IU/kg) intraperitoneally and group C (control) animals received saline (0.05 mL) intraperitoneally. All injections were given immediately after condylar fracture. All rats were euthanized after 28 days, examined histopathological and immunohistochemical.
RESULTS: Histopathological and immunohistochemical evaluations were done. Histopathological scores between group D and C were found statistically significant. TGFβ1 and osteopentin levels in group D were found higher than group C.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We have determined that a single high-dose injection of vitamin D given immediately after surgery increased TGFβ and osteopontin levels and enhanced new bone formation at condylar fractures of osteoporotic rats.

13.
Bir dentin hassasiyet gidericinin kök dentininde makaslama bağlanma dayanımına etkisi
Effect of a dentin desensitizer on shear bond strength of composite to root dentin
Zümrüt Ceren Özduman, Begüm Berkmen, Duygu Tuncer, Neslihan Arhun
doi: 10.5505/yeditepe.2019.06977  Sayfalar 83 - 87
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu araştırmanın amacı Gluma hassasiyet gidericinin mikrohibrit kompozit ve dişeti rengindeki kompozitin bağlanma dayanımına etkisinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 30 adet anonimize insan premolar dişin mezial ve distal yüzeyleri kök dentin yüzeyini açığa çıkaracak ve standart smear tabakası oluşturulacak şekilde aşındırılmıştır (N=60). Dişlerin mezial veya distal yüzeylerinden birine hassasiyet giderici ajan uygulanmıştır (Gluma Desensitizer). Dişler distile su içinde 7 gün boyunca 37oC’de bekletilmiştir. Örnekler uygulanacak restoratif materyale göre 2 deneysel gruba ayrılmıştır: (1) Mikrohibrit kompozit (3M ESPE Z250) (2) Dişeti renginde kompozit (ENA Hri Tender Pink) (n=15). Tüm restoratif materyaller self-etch adeziv (Clearfil SE Bond) uygulaması sonrası üreticinin talimatlarına uygun şekilde yerleştirilmiştir. Dişler %100 nemli ortamda 24 saat boyunca bekletilmiştir. Örnekler makaslama bağlanma dayanımı ölçümleri için piston başlık hızı 1mm/dk olarak ayarlanmış bir Universal Test Cihazına yerleştirilmiştir. Restoratif materyalin kırılma anındaki değerler kaydedilmiştir. Kırılma anında uygulanan kuvvet bağlanma alanına bölünerek bağlanma dayanımı MPa cinsinden ifade edilmiştir. Başarısızlığa uğramış örneklerin başarısızlık tipi stereomikroskop ile x15 büyütme altında belirlenmiştir. Veriler parametrik olmayan Kruskal Wallis testi ile %5’lik anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hassasiyet giderici uygulanmış gruplar uygulanmamış gruplar ile benzer bağlanma dayanımı göstermişlerdir (p>0,05). Restoratif materyallerin bağlanma dayanımları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0,05). Hassasiyet giderici uygulanmış ve Z250 bağlanmış grup dışında tüm gruplarda baskın olan başarısızlık tipi adeziv başarısızlıktır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dişeti rengindeki kompozit ve Z250’nin bağlanma dayanımı dentin hassasiyet giderici uygulamasından etkilenmemektedir.
INTRODUCTION: Aim of this study is to evaluate the effect of Gluma desensitizer on shear bond strength of microhybrid composite and gum colored composite to root dentin.
METHODS: 30 anonymized human premolar teeth’s mesial and distal surfaces were ground flat to expose root dentin surfaces with standard smear layer (N=60). Either mesial or distal surfaces of the teeth were treated by dentin desensitizer (Gluma Desensitizer). The teeth were kept in deionized water for 7 days at 37oC. The specimens were divided into 2 experimental groups according to restorative materials: (1) A microhybrid composite (3M ESPE Z250) (2) A gum colored composite (ENA Hri Tender Pink) (n=15). All the restorative materials were applied according to the manufacturer’s directions after a self-etch adhesive system application (Clearfil SE Bond). The specimens were stored in 100% humidity for 24 hours. The specimens were placed on a Universal Shear Bond Testing Machine at a cross head speed of 1 mm/min. The values were recorded at the time of failure of restorative material. The bond strength values for shear forces were reported in MPa and derived by dividing the imposed force at the time of fracture by the bonded area. The failed samples were examined under a streomicroscope at X15 magnification to determine the mode of failure. The data were statistically evaluated by nonparametric Kruskal Wallis Test at 5% significance level.
RESULTS: The dentin desensitizer treated group showed statistically similar bond strength values with the no pre-treatment group (p>0.05). There is no statistically significant difference between the bond strength values of restorative materials (p>0.05). The predominant mode of failure was adhesive type for all groups except dentin desensitizer treated Z250 group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Shear bond strength of gum colored composite and Z250 was not affected by dentin desensitizer treatment

14.
Türkiye’deki ortodontistlerin klinik yaklaşımları ve tercihlerini etkileyen faktörler: Anket çalışması
Clinical approach of turkish orthodontists and influencing factors of preferences: Survey study
Kübra Gülnur Topsakal, Nisa Gül Amuk, Yasemin Nur Korkmaz
doi: 10.5505/yeditepe.2019.08860  Sayfalar 88 - 97
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Türkiye’deki ortodontistlerin tedavi yaklaşımlarının ve aygıt/mekanik tercihlerinin belirlenmesi ve bunlar ile ortodontistlerin cinsiyetleri, meslekte geçirdikleri süre ve çalıştıkları kurum gibi faktörler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Toplam 140 ortodontiste demografik bilgiler, tedavi protokolü ve tedavi mekaniği tercihleri olmak üzere 3 alt gruptan oluşan, toplam 17 soruluk bir anket e-posta ile ulaştırılmıştır. Verilerin dağılımı, yüzde ve frekanslar ile hesaplanmış, değişkenler arası ilişki Ki-kare testi kullanılarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Ortodontistlerin %51,4 ile büyük bir kısmı erken dönem iskeletsel sınıf III malokluzyonun tedavisinde reverse headgear kullanmayı tercih ederken, en az tercih edilen aygıt %2,1 ile Frankel 3 aygıtıdır. Hızlı üst çene genişletmesinde %43,5 ile en fazla kullanılan aygıt bonded full akrilik RME aygıtı iken, bunu %25,7 ile banded Hyrax dizaynları takip etmektedir. Molar distalizasyonu için %37,8 ile en sık bukkal mini vida destekli distalizasyon mekanikleri tercih edilirken, pubertal büyüme atılım dönemindeki iskeletsel Sınıf II Bölüm 1 hastaların tedavisinde ise %42,8 ile en fazla oranda twin blok aygıtı kullanılmaktadır. Ortodontistlerin retansiyon protokolü tercihleri ise %39,3 ile sadece alt ve üst termoplastik ortodontik retainer (essix) olmuştur. Elde edilen sonuçlara göre ortodontistlerin çalıştıkları kurum; distalizasyon mekaniği, slot boyutu, estetik ve kapaklı braket kullanımını; meslekte geçirdikleri süre ise genişletme apareyi tercihlerini, distalizasyon mekaniği, kapaklı braket ve slot boyutu seçimlerini anlamlı biçimde etkilemektedir (p=0,000). İdeal tedavi yaklaşımının ise cinsiyet ve meslekte geçirilen süreden anlamlı şekilde etkilendiği görülmektedir (p=0,000).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızın sonuçlarına göre, Türk ortodontistlerin klinik yaklaşımları koşullara göre çeşitlilik gösterir ve ortodontistlerin çalıştıkları kurum, meslekte geçirdikleri süre ve cinsiyetleritedavi yaklaşımlarında ve aygıt/mekanik tercihlerinde etkilidir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the treatment modalities and fixed/removable appliances that Turkish orthodontists frequently preferred in their practice and to evaluate influencing factors of these preferences such asgender, professional experience and the institutionsof the orthodontists.
METHODS: A questionnaire including3 subgroups consisting of 17 questions regarding demographic information, treatment protocol preferences and treatment mechanic preferences was sent to 140 orthodontistsby e-mail. The distribution of data calculated by percentages and frequencies, Chi-Square test was used to evaluate the relationship between demographic information and preferences of orthodontists.
RESULTS: 51.4% of the orthodontists preferred to use reverse headgear for early treatment of skeletal class III malocclusion, while the least preferred device was Frankel 3 with 2.1%. The most used device was bonded full acrylic RME with 43.5% preference for rapid maxillary expansion and banded Hyrax designsfollowed it by 25.7%. Distalization was performed usually by miniscrew-assisted mechanicsby37.8% of respondents. Twin block was found to be the most popular appliance for treatment of skeletal class II division 1 patients according to 42.8% of orthodontists. 39.3% of clinicians chose orthodontic thermoplastic retainer (essix) on upper and lower jaw for retention phase. According to the results, the institution of orthodontists influencedtheir preferences regarding distalization mechanics, fixed appliance types, aesthetic bracket and self ligating bracket use significantly (p=0.001). Professional experience also affected choice of RME appliance, distalization mechanics, slot size and self ligating bracket significantly (p=0,000). Treatment approach varied by gender and professional experience of orthodontists (p=0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The clinical approaches of Turkish orthodontists change based on case and conditions.Treatment approaches and device preferencesare influenced by gender, professional experience and institutions.

15.
OSC-19 hücre hattı kullanımı ile ksenograft oral yassı hücreli karsinoma fare modelinin geliştirilmesi
Development of xenograft oral squamous cell carcinoma mouse model
Feyza Nur Tuncer, Betül Sümeyra Akça, Yeliz Ekici, Elçin Bedeloğlu, Umut Can Küçüksezer
doi: 10.5505/yeditepe.2019.36854  Sayfalar 98 - 102
GİRİŞ ve AMAÇ: Yassı hücreli karsinom (YHK), en sık gözlenen oral kavite yerleşimli kanser olup, oral kavitede en fazla dilde tümöre neden olduğu bilinmektedir. Hastalık gelişiminde etken olan pek çok risk faktörü arasında genetik değişimler de bulunmaktadır. Oral kavite kanserlerinin çoğu geç evrede tanımlanabilmekte ve bu durum hasta sağ kalım oranlarını azaltmaktadır. Bu nedenle, yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilebilmesinde öncü olabilecek deneysel modellere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışma, hastalık tedavisine destek sağlayacak ksenograft oral YHK fare modelinin geliştirilmesini amaçlamaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yassı hücreli karsinom hücre hattı OSC-19, Japanese Collection of Research Bioresources (JCRB) hücre bankasından alınarak kullanılmış, ilk aşamada hücre kültür ortamı, ilgili hücreler için optimize edilmiştir. Işık mikroskopu altında büyümesi takip edilen hücrelerin, medyum değişimleri ekimden sonra 2. günde gerçekleştirilirken, pasajlama işlemleri ise ekimi takiben 5. günde gerçekleştirilmiştir. Hücre canlılığı tripan dışlama yöntemi ile, otomatik hücre sayım cihazı kullanımıyla incelenmiş, yüksek canlılık ve yeterli sayıdaki OSC-19 hücreleri, nude farelerin diline enjekte edilerek ksenograft ortotopik hayvan modeli oluşturulmuş ve tümör gelişimi gözlenmiştir.
BULGULAR: OSC-19 hücre serisi, 1 aylık süre içerisinde, 8 pasajlamanın sonunda sağlıklı görünüme kavuşmuş, invazif büyüme özelliği kazanarak 5 günde 1 konflüent hale gelebilmeye başlamıştır. Bu aşamadaki hücrelerde canlılık oranı (>%93) olarak saptanmıştır. Ortotopik modelin oluşturulabilmesi için kullanılan (n=2) nude farelerde, dile uygulanacak OSC-19 ideal hücre sayısı (1x106) olarak saptanmıştır. Bu doz 25µL hacimdeki kültür medyumu ile dile enjekte edildiğinde, farelerde 8. günde tümör oluşturmuş; dildeki tümörün solunum ve beslenmeyi engelleyecek büyüklüğe eriştiği gün ise enjeksiyon sonrası 24. gün olarak tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu bulgular ışığında, gerçekleştirdiğimiz çalışmanın ana amacı insan dil kanser hücre hattı OSC-19 kullanılarak ksenograft oral YHK fare modelinin geliştirilmesi ve bu süreçte karşılaştığımız zorlukların paylaşılarak ileriki çalışmalarda daha hızlı hedefe ulaşılmasına destek sağlamak olmuştur. Oluşturduğumuz bu oral kanser fare modelinin ileriki çalışmalarda güncel ya da yeni tedavi yaklaşımlarının denenebileceği faydalı bir model olacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Squamous cell carcinoma is most frequent among oral cancers, which causes tumor progression in tongue. Most of the oral cancers could be diagnosed at a relatively late term. New diagnostic and therapeutic approaches are required for better treatment of patients. This study aimed to develop xenograft oral squamous cell carcinoma mice model, which OSC-19 kullanılarak ksenograft modelin geliştirilmesi
could potentially support better diagnosis and treatment of patients
METHODS: Squamous cell carcinoma cell line OSC-19 was purchased from Japanese Collection of Research Bioresources (JCRB). Culture conditions were optimized accordingly, and growth and proliferation of cells were investigated under light microscopy. Cell culture medium was refreshed every two days and passages were done 5 days following cell-seeding. Cell counts and viability determination was converted with an automatic cell counter utilizing trypan blue exclusion method. Xenograft and orthotropic mouse model was established by injecting OSC-19 cells to the tongues of nude mice, and tumor progression was monitored
RESULTS: OSC-19 cell line was monitored to have invasive proliferation following 8 passages in a month, and became confluent in 5 days following a passage. Cells were determined to have (>93%) viability before transplantation to mice. For establishment of orthotrophic mouse model (n=2) nude mice were utilized, where (1x106) OSC-19 cells were determined as ideal number to be injected within 25µL of cell culture medium. Tumor development was observed on day 8 post injection, and tumor growth sufficient to block nutrition and respiration was achieved on day 24.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In light of these findings, xenograft oral squamous cell carcinoma mouse model has been established. This manuscript defines the key points of these experiments and difficulties faced, all of which are expected to be helpful for future studies. This experimental model is expected to be beneficial in prospective studies that aim to investigate current or novel therapeutic approaches.

DERLEME
16.
Temporomandibular eklem (TME) hastalıklarında kan ve kan ürünlerinin kullanımı: Sistematik derleme
Use of blood and blood products in the management of temporomandibular joint (TMJ) disorders: A systematic review
Muazzez Süzen, Gökhan Gürler, Çağrı Delilbaşı
doi: 10.5505/yeditepe.2019.82905  Sayfalar 103 - 108
Temporomandibular eklem (TME) hastalıkları; ekstrakapsüler ve intrakapsüler orijinli olarak sınıflandırılmaktadır. Bu sınıflandırma içinde, myofasiyal ağrı, iç düzensizlikler, dejeneratif hastalıklar ve neoplaziler dahil edilebilir. Bu hastalıkların etiyolojisinde travma, enfeksiyon, osteoartrit, immünolojik ve metabolik hastalıklar ile patolojik oluşumlar rol oynamaktadır. TME hastalıklarının tedavisinde konservatif yöntemler daha sıklıkla uygulanmakta olup cerrahi tedavi daha az tercih edilmektedir. Son yıllarda rejeneratif tedavide hastadan elde edilen kan ve kan ürünlerinin kullanımı yaygınlaşmakta, hem yumuşak doku hem kemik iyileşmesinde olumlu sonuçlar bildirilmektedir. Bu sistematik derlemede; TME hastalıklarının tedavisinde kan ve kan ürünlerinin etkinliğine yönelik yapılan araştırmaların analizi amaçlanmaktadır.
Temporomandibular joint (TMJ) disorders are classified as extracapsular and intrcapsular originated. In this classification, myofascial pain, internal derangement, degenerative joint diseases, and neoplasias can be included. In the etiology of these disorders, trauma, infection, osteoarthritis, immunologic and metabolic diseases as well as pathological entities play role. In the management of TMJ disorders, conservative methods are commonly performed whereas surgical treatment is less preferred. In recent years, the use of patient’s blood and blood products are commonly used in regenerative therapy, and positive results are reported in the healing of both soft and hard tissues. In this systematic review, we aim to analyze the studies evaluating the effects of blood and blood products in the treatment of TMJ disorders.

17.
Dental İhmal
Dental Neglect
Ayça Kurt, Özgül Baygın, Tamer Tüzüner
doi: 10.5505/yeditepe.2019.18894  Sayfalar 109 - 115
Diş çürüğü çocukluk çağında en sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Çürük, periodontal hastalıklar ve ağız sağlığını olumsuz etkileyen diğer durumlar tedavi edilmezse ağrı, enfeksiyon ve fonksiyon kaybına neden olabilir. Bu istenmeyen sonuçlar, öğrenme, iletişim, beslenme, normal büyüme ve gelişme için gerekli olan diğer faaliyetleri olumsuz yönde etkileyebilir. Ağız sağlığının devamlılığındaki ve ihtiyaç duyulan dental bakımın elde edilmesindeki başarısızlık dental ihmal olarak tanımlanmaktadır. Ebeveynin/bakımla yükümlü kişinin ağız sağlığının sürdürülmesindeki yeterli bilgi ve bakım arayışındaki kasıtlı başarısızlığının dental ihmalde önemli rolü olmakla birlikte bu durum çocuğun diş bakımı ihtiyacını belirlemede bilgi sahibi veya farkındalığının olmaması durumundan ayırt edilmelidir. Bunun yanı sıra ihmal farkındalığına sahip olmakla, hasta ve ebeveyn üzerinde farkındalık yaratmakla ve gerekli çözüm yolları bulmakla yükümlü olan diş hekimleri ve diğer sağlık personellerinin de sorumluluklarını yerine getirmemeleri dental ihmalin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dental ihmal kavramını anlamak ve çözümlemek, bireysel davranışlar arasındaki karmaşık ilişkinin, çevresel faktörlerin ve diş hastalıklarının anlaşılmasına yardımcı olabilir, dental ihmalin gelecekteki araştırmalar için öncelikli olarak ele alınması, oluşması muhtemel ağız sorunlarının ortaya çıkma olasılığını da azaltabilir. Bu derlemenin amacı dental ihmal kavramını bütün yönleriyle anlamak ve hem sağlık profesyonelleri hem de ebeveynler açısından farkındalık yaratmaktır.
Tooth decay is one of the most common chronic diseases in childhood. Caries, periodontal diseases and other conditions that negatively affect oral health can cause pain, infection and loss of function if not treated. These undesirable consequences can negatively affect learning, communication, nutrition, and other activities necessary for normal growth and development. Failure to maintain oral health and to obtain required dental care is defined as dental neglect. Parents / caregivers’ deliberate failure to seek adequate knowledge and care in maintaining oral health has an important role in dental neglect but this situation should be separated from the lack of knowledge or awareness in determining the dental care needs of the child. Additionally, dental negligence is caused by dentist and other health personnel, who are obliged to have negligence awareness, raise awareness of the patient and parents and find necessary solutions if they do not fulfill their responsibilities. Understanding and analyzing the concept of dental neglect can help to understand the complex relationship between individual behaviors, environmental factors and dental diseases and addressing dental neglect primarily for future research can also reduce the likelihood of possible mouth problems. This review aims to understand all aspects of the concept of dental neglect and to create awareness in terms of both health care professionals and parents.

18.
İltihabi periodontal hastalıkların tedavisinde minimal invaziv teknikler
Minimal invasive techniques in the treatment of inflammatory periodontal diseases
H. Gencay Keçeli, Hava Zakin, Esma Çevrük
doi: 10.5505/yeditepe.2019.30592  Sayfalar 116 - 125
Günümüzde minimal invaziv tedavi, periodontal problemlerin tedavisinde konvansiyonel tekniklere alternatif bir yöntem olarak sunulmaktadır. Minimal invaziv tedavi ile işlem süresini kısaltmak ve hasta konforunu artırmak mümkün olmaktadır. Son dönemde sayısı giderek artan kohort çalışmaları, retrospektif ve randomize kontrollü klinik çalışmalar bu yaklaşımın periodontal defektlerdeki başarı oranının yüksek olduğunu göstermektedir. Cerrahi olmayan periodontal tedavi yaklaşımların yanı sıra minimal invaziv tedavi; flep operasyonu, koronale pozisyone flep, bariyer membranlar, yönlendirilmiş doku rejenerasyonu ve greft uygulamaları, kök yüzeyi demineralizasyonu ve büyüme faktörü uygulamaları çeşitli operasyonlarda uygulanmaktadır. Her ne kadar minimal invaziv tedavi ile ilgili birçok araştırma bu yöntemin periodontal rejenerasyon yaklaşımları ile birlikte başarı ile uygulandığını gösteriyor olsa da farklı sonuçlar elde edildiğini gösteren araştırmalar da mevcuttur. Okumakta olduğunuz derlemenin amacı minimal invaziv tedavi tekniklerini tanıtmak; endikasyon, uygulama yöntemleri ve başarı oranlarını tartışmaktır.
Today, minimal invasive treatment is presented as an alternative method to conventional techniques in treatment of periodontal problems. By minimal invasive treatment, it is possible to reduce operative time and to develop patient comfort. In the past decade, the increasing number of cohort, retrospective and randomized controlled studies show high amount of success for this approach in periodontal defects. In addition to non-surgical periodontal treatment approaches, minimal invasive treatment is applied with various operations such as flap surgery, coronally positioned flap, barrier membranes, guided tissue regeneration and graft applications, root surface demineralization and growth factor applications. Although several studies report its successful use together with various materials during regenerative surgeries, different results also exist. The review that you read aims to introduce minimal invasive techniques and to discuss their utilization methods and success rates.

19.
Diş hekimliğinde günübirlik genel anestezi uygulamalarına genel bakış
Overview of general anesthesia application for dental procedures at the outpatient operating room
Adnan Noyan
doi: 10.5505/yeditepe.2019.97769  Sayfalar 126 - 136
Diş hekiminin tedavi etmekle yükümlü olduğu hastalar arasında diş tedavilerinden korkarak strese giren, sistemik açıdan problemli her yaştaki insanlar ve mental yönden sıkıntılı hastalar yer almaktadır. Bu hastalara genel anestezi veya sedasyon altında, diş tedavileri kolayca uygulanabilmektedir. Günübirlik anestezi adını verdiğimiz bu yöntem, dünyada gerek kullanım olanaklarının gelişmesi ile sağladığı konfor, gerekse maliyeti azaltması nedeniyle tercih edilmekte ve yaygınlaşmaktadır. Özellikle diş ve dişeti hastalıklarının günübirlik cerrahi anestezi ile tedavisi son yıllarda çok tercih edilen yöntemlerin başında gelmektedir. Bu makalede diş ve dişeti hastalıklarının günübirlik cerrahi anestezi ile tedavisi ile ilgili güncel bilgiler sunulmaktadır.
Dentits are also obliged to treat the people who are mentally retarded patients, who are stressed by dental treatment and who are systemically problematic.Under general anesthesia or sedation, dental treatments can be easily applied to these patients. This method named “day-to-day anesthesia”, is preferred and widespread in the world due to the improvement of the possibilities of use and the reduction in cost. Treatment of tooth and periodontal diseases with daily surgical anesthesia is one of the most preferred methods in recent years. In this article, current information about the treatment of dental and periodonta diseases with daily surgical anesthesia is presented.

OLGU RAPORU
20.
Bilateral koronoidotomi prosedürü sonrası artrosentez'in maksimum ağız açılmasına etkisi: Bir koronoid hiperplazi olgusu
The effect of arthrocentesis on maximum mouth opening after bilateral coronoidotomy procedure: A case of coronoid hyperplasia
Nazife Begüm Karan, Neziha Keçecioğlu, Hüseyin Ozan Akıncı
doi: 10.5505/yeditepe.2019.69672  Sayfalar 137 - 141
Koronoid prosesin uzamasının etyopatogenezisi henüz açıklığa kavuşmamıştır ve henüz bu aşırı büyümeyi açıklayan hiçbir mekanizma bulunmamıştır. Koronoid proses hiperplazisi, koronoid prosesin zigomatik arka çarpmasıyla ağız açıklığının sınırlandırılmasına neden olur. Tedavi yöntemi, prosesin cerrahi olarak çıkarılmasını veya tek başına osteotomiyi içerebilir. Mevcut olguda, metabolik sendrom ile ilişkili herhangi bir bozukluğu olmayan bilateral koronoid hiperplazisi olan 22 yaşındaki erkek hasta bildirilmektedir. Koronoidotomiler genel anestezi altında bilateral olarak uygulandı. Fizyoterapiden sonra temporomandibuler eklem (TME)’de klik, krepitasyon ve ağrı gibi problemlerle karşılaşıldı. Her iki eklem için artrosentez uygulandı. TME sorunları artrosentez prosedürünün ardından düzeldi. Takip edilen ilk yılda relaps bildirilmedi. TME problemleri, birkaç yıldır var olan ağız açmada kısıtlılık nedeni ile eklem fibröz ankilozunun bir sonucu olarak ortaya çıkabilir. Artrosentez, koronoidotomi veya koronoidektomi prosedürünün ardından yararlı olabilir.
The etiopathogenesis of coronoid process enlargement has not been clearly clarified and no mechanism has been found to explain this overgrowth yet. Coronoid process hyperplasia cause the limitation of the mouth opening by the impingement of the coronoid process to the zygomatic arch. Treatment method may comprise surgical removal of the process or osteotomy alone. In the present case, a 22-year-old male patient with bilateral coronoid hyperplasia without any metabolic syndrome related disorder is reported. Coronoidotomies were performed bilaterally under general anesthesia. Temporomandibular joint (TMJ) problems like clicking, popping, and pain were encountered after physiotherapy. Arthrocentesis was performed for both joints. TMJ problems subsided after the arthrocentesis procedure. In the first year of the follow-up, no relapse was reported. TMJ problems might arise as a consequence of fibrous ankylosis of the articular joint due to the restriction which was present for several years. Arthrocentesis could be beneficial after the coronoidotomy or coronoidectomy procedure.

21.
Şiddetli obstrüktif uyku apnesinde oral apareyin tedavi etkinliği: Olgu sunumu
Treatment efficacy of oral appliance on severe obstructive sleep apnea: Case report
Ahmet Taylan Çebi
doi: 10.5505/yeditepe.2019.95866  Sayfalar 142 - 145
Obstrüktif uyku apnesi en sık görülen uyku düzensizliklerindendir. Uyku boyunca, solunumun tekrarlayıcı kesilmelerine neden olan üst hava yollarının kısmi ya da total tekrarlayıcı kollapslarıyla karakterizedir. Obstrüktif uyku apnesi sendromunda en çok görülen semptomlar; horlama, uykusuzluk, anskiyete ve depresyon, baş ağrısı, cinsel istekte azalma ve dikkatsizliktir. Oral apareyler, obstrüktif uyku sendromunda cerrahi tedavi ve sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisine alternatif olabilirler. Oral apareylerin hafif ve orta şiddetli obstrüktif uyku apnesinde etkili olduğu rapor edilmiştir fakat şiddetli obstrüktif uyku apnesinde etkinlikleri hakkında çok fazla çalışma yoktur. Bu çalışmanın amacı, kişisel olarak hazırlanmış bir oral apareyin şiddetli obstrüktif uyku apnesindeki etkinliğini polisomnografik incelemeyle değerlendirilmesidir.
Obstructive sleep apnea syndrome is one of the common sleep disorders. It is characterized by repetetive cessation of respiration, owing to complete or partial collaps of the upper airway during sleep. The most common symptoms of obstructive sleep apnea syndrome are snoring, insomnia, anxiety and depression, headache, decreased sexual desire and carelessness. Oral appliances could be alternative treatment procedure to surgical treatment and continuous positive airway pressure (CPAP) treatment for patients with obstructive sleep apnea. It has been reported that oral appliances are effective treatment option for mild-to moderate obstructive sleep apnea patients however, there is not much study about their effectiveness in severe obstructive sleep apnea. The objective of this study was to assess the efficacy of individually fabricated oral appliance in a severe obstructive sleep apnea patient by means of polysomnographic records.

22.
Agresif periodontitisin mikrobiyal ı̇çeriği ve cerrahi olmayan periodontal tedavisi: İki olgu sunumu
Microbial composition and non-surgical periodontal treatment of aggressive periodontitis: Two case report
Dilek Mamaklıoğlu, Bahar Eren Kuru, Maribasappa Karched, Başak Doğan
doi: 10.5505/yeditepe.2019.60251  Sayfalar 146 - 151
Bu olgu raporunun amacı iki generalize agresif periodontitis (GAgP) hastasının subgingival mikrobiyolojik profilini belirlemek ve cerrahi olmayan periodontal tedavinin (COPT) 6 aylık klinik sonuçlarını sunmaktır. Kliniğimize başvuran iki GAgP hastasının havuzlama yöntemiyle toplanan subgingival örnekleri, 300 tür/filotipin varlığını belirlemek için Human Oral Microbiome Identificaition Microarray analizi kullanılarak incelendi. COPT 3 hafta içinde uygulandı. Klinik parametreler tedavi öncesi, sonrası 3. ve 6. aylarda kaydedildi. Hastalar, ilk 3 ayda 2 haftada bir, son 3 ayda 4 haftada bir kontrol seanslarına çağırıldı. Tüm örneklerde toplam 61 türe ve iki hastada ortak 32 türe rastlandı. İlk hastada 17, diğer hastada 12 farklı tür tespit edildi. İki hastada da yüksek seviyede Filifactor alocis, Porpyromonas gingivalis, Campylobacter concisus and rectus, Fusobacterium nucleatum and Desulfobulbus spp. saptanırken Aggregatibacter actinomycetemcomitans tespit edilmedi. COPT sonrası altıncı ayda A. actinomycetemcomitans-negatif iki GAgP hastasının tüm klinik parametrelerinde iyileşme olduğu gözlendi. Bilinen periodontal patojenlere ek olarak yüksek seviyedeki Filifactor alocis ve Desulfobulbus spp.’nin varlığının GAgP ile ilişkilendirilebileceği düşünülmüştür.
The objective of this case report was to characterize the subgingival microbiological profiles of two patients with generalized aggressive periodontitis (GAgP) and to evaluate the clinical outcomes of non-surgical periodontal treatment (NSPT) over a 6-months period. Pooled subgingival samples of two patients who referred to our clinic and diagnosed with GAgP were collected and analyzed for the presence of 300 species/phlotypes using Human Oral Microbe Identification Microarray analysis. NSPT was performed within 3-week period. Clinical parameters were measured at baseline, 3 and 6 months after NSPT. Recall visits were performed every 2 weeks during the first 3 months and every 4 weeks up to 6 months. All samples harboured a total of 61 species and 32 species were common in both patients. First patient had 17 and the other had 12 distinct species. High levels of Filifactor alocis, Porpyromonas gingivalis, Campylobacter concisus and rectus, Fusobacterium nucleatum and Desulfobulbus spp. were detected in both patients while Aggregatibacter actinomycetemcomitans was found in none of them. Six months after NSPT, all clinical parameters were improved in two A. actinomycetemcomitans-negative GAgP patients. In addition to well-recognized periodontal pathogens the presence of high levels of Filifactor alocis and Desulfobulbus spp. seem to be associated with GAgP.



LookUs & Online Makale