Cilt No : 14 | Sayı : 2 | Yıl : 2018















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder
  
Yeditepe J Dent: 14 (2)
Cilt: 14  Sayı: 2 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Maksiller sinüs patolojilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Evaluation of maxillary sinus pathologies using cone beam computed tomography
Gülşilay Sayar, Kader Aydın
doi: 10.5505/yeditepe.2018.97752  Sayfalar 7 - 12 (131 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinde ikincil olarak teşhis edilen sinüs patolojilerinin görülme sıklığının değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: KIBT görüntülemesi yapılmış 115 hastanın (57 kadın, 58 erkek) retrospektif olarak KIBT görüntüleri incelenmiş, sinüs bulguları değerlendirilirken; bulgular normal, inflamasyon, septum, mukosel, mukozal kalınlaşma ve kompleks problem olarak 6 gruba ayrılmıştır. Normal dağılıma uygun olmayan verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi, kategorik verilerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi kullanılmıştır. Sonuçlar ortanca (minimum-maksimum), frekans ve yüzde olarak sunulmuştur. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alınmıştır.
BULGULAR: Sinüs (antral) septumu 32 sinüste (%13,9), mukosel 23 sinüste (%10), kompleks problemler 18 sinüste (%7,8), inflamasyon 11 sinüste (4,8) ve mukozal kalınlaşma 6 sinüste (%2,6) saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada 90 maksiller sinüste patoloji bulunmuştur ve görülme sıklığı %39,1’dir. Bu orana kompleks problem içeren 18 sinüs dahildir, sinüs patolojisi gösteren sinüslerin %20’si birden fazla problem içeren sinüsten oluşmaktadır. Patoloji görülme sıklığı ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulmamıştır.
INTRODUCTION: This study aimed to evaluate type and the prevalance of maxillary sinus pathologies by using cone- beam computed tomography (CBCT).
METHODS: One hundred fifteen (57 female and 58 male subjects) CBCT scans were randomly selected among the archives of orthodontics department. The prevalance of inflammation, mucosal thickening, septum and mucocele of the maxillary sinuses were examined.
RESULTS: The most frequent maxillary sinus pathologies were sinus (antral) septum (32 sinuses, 13.9%), mucocele (23 sinuses, 10%), complex problems (18 sinuses, 7.8%), inflammation (11 sinuses, 4.8 %), and mucosal thickening (6 sinuses, 2.6%).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of maxillary sinus findings were found in 90 sinuses (%39.1). And the 18 sinuses had complex problems. The sinuses that included complex problems had the %20 percentage in 90 sinuses. And there was no statistically significant relationship between frequency of sinus findings and gender.

2.
Diş rengi seçiminde bilgi, tecrübe ve cinsiyetin etkisinin değerlendirilmesi
Evaluation of the knowledge, experience and gender influence on the shade matching
Ayşe Erzincanlı, Ender Kazazoğlu
doi: 10.5505/yeditepe.2018.99608  Sayfalar 13 - 18 (99 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, renk kavramları hakkında eğitim, cinsiyet ve tecrübe seviyesinin görsel renk seçimindeki başarıya olan etkisinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diş Hekimliği lisans ve Protetik Diş Tedavisi yüksek lisans öğrencilerinden oluşan toplam 218 renk körü olmayan katılımcı araştırmaya dahil edildi. Öğrencilerin yarısına renk kavramı ve renk seçimi prensipleri hakkında eğitim verildi. Protetik Diş Tedavisi yüksek lisans öğrencileri eğitimli olarak kabul edildi. Tootguide Trainer (TT) yazılımı ile birlikte çalışan Toothguide Training Box (TTB) kullanılarak katılımcıların renk eşleştirme alıştırmaları tamamladı ve final testi sonuçları elde edildi. (∑E) ile TT yazılımının verdiği toplam skor, her katılımcı için hesaplandı. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında ve normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Oneway Anova testi ve farklılığa neden çıkan grubun tespitinde Tukey HDS testi kullanıldı. Normal dağılım gösteren parametrelerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student t test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi.
BULGULAR: Tüm katılımcılar ve final sınavı sonuçları tecrübe ve eğitim açısından değerlendirildiğinde, toplam skor ve ∆E ortalamalarında anlamlı farklılık bulundu (p<0,01). Renk eğitimi verilmeyen grubun parlaklık ve yoğunlukta yanılma oranlarının, eğitim verilen gruba göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu görüldü (p<0,01). Cinsiyetler arasında, toplam skor ve ∆E ortalamaları arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Vita Toothguide 3D-Master skalasının renk ve renk kavramlarıyla birlikte renk eşleştirme sırası ve prensipleri hakkında eğitimli olan bireylerin, renk seçiminde daha başarılı olduğu görüldü.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to evaluate the influence of color education, gender and level of experience on shade matching quality.
METHODS: A study was simultaneously performed a total of 218 color normal participants who were dental students and prosthodontic post-graduate students. A lecture on color and color matching in dentistry was given to half of the dental students. Post-graduate students were accepted as educated. Toothguide Training Box (TTB) with Toothguide Trainer (TT) software, was used by all participants to perform training procedure and lastly final test was done by the TTB. The shade matching score for each participant was computed as a sum of color differences (∑∆E) between target tabs and selected tabs. The evaluation of the quantative data and comparison between groups were performed by Oneway Anova test, and Tukey HDS test was used for the group which causes discrepancy. Parameters showing normal distribution, Student's t test was used for comparisons between the two groups. Qualitative data were compared using Chi- square test. Significance was evaluated at p<0.05 level.
RESULTS: All participants were evaluated in terms of experience and education and final exam results, the mean total scores and also the mean of ∑∆E scores were showed significant differences (p<0.01). For uneducated group the mistake number of value and chroma was significantly higher than educated group (p<0.01). The mean of total score and the mean of ∑∆E, there was no significant difference between genders (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of the study supported that the ones who have education about color concepts and also principles about Vita ToothGuide 3D-Master were more successful at shade matching.


3.
Dört farklı laminate veneer restorasyon materyalinin bağlanma direncinin değerlendirilmesi
Evaluation of bond strenght of four different laminate veneer restorative materials
Suzan Cangül, Elif Pınar Bakır
doi: 10.5505/yeditepe.2018.54254  Sayfalar 19 - 24 (94 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada; dört farklı laminate veneer restorasyon materyalinin bağlanma dirençleri karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu invitro çalışma; ortodontik veya periodontal nedenlerle yeni çekilmiş, çürüksüz, restorasyonsuz 60 adet üst santral keser diş üzerinde gerçekleştirildi. Tüm dişlerin labial yüzünde 0,5 mm, mesial ve distal kontakt noktalarında 0,2 mm ve gingival basamakta 0,3 mm olacak şekilde chamfer tarzında standart kavite preparasyonları hazırlandı. Kavite preparasyonları tamamlanan dişler rastgele 15’erli dört gruba ayrıldı. Birinci gruba Grandio, ikinci gruba Gradia, üçüncü gruba Amaris ve dördüncü gruba Tetric ceram restoratif materyalleri üretici firmaların önerileri doğrultusunda yerleştirilerek görünür ışık ile polimerize edildi. Daha sonra Instron test cihazına yerleştirilen dişlerdeki restorasyonlar üzerine farklı yükler uygulanarak materyallerin doğal dişten ayrılma değerleri Newton cinsinden kaydedildi.
BULGULAR: Ölçümler sonucu elde edilen veriler istatistiksel olarak tek yönlü varyans analizi (one way ANOVA) ve TUKEY HSD testleri kullanılarak değerlendirildi. Kırılma direnci açısından materyaller arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak araştırmada kullanılan nanohibrid yapılı kompozit rezin materyali olan Grandio gruplar arası değerlendirmede kırılma direnci en yüksek, mikrohibrit yapılı kompozit rezin materyallerinden Amaris ise, kırılma direnci en düşük kompozit rezin olarak belirlendi.

INTRODUCTION: In this study, the bond strenght of four different laminate veneer restoration materials were evaluated comparatively.
METHODS: In this in vitro study was performed using freshly extracted for orthodontic or periodontal reasons, non-carious, the restoration free 60 upper central incisors. Cavity preparations were prepared as 0.5 mm in labial face, 0.2 mm in mesial and distal contact points and 0.3 mm in gingival step for all teeth. Cavity preparation completed teeth were randomly divided into four groups. The first group Grandio, the second group Gradia, the third group Amaris and the fourth group Tetric ceram restorative materials which placed in line with the manufacturer's recommendations, were polymerized with visible light. Applying different loads on dental restorations placed in the Instron test device, separation values from natural tooth of materials were recorded in Newton type.
RESULTS: The materials evaluated statistically using One-way ANOVA and TUKEY HSD tests, significant difference was not observed among the materials in terms of fracture resistance (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nanohybrid composite Grandio is determined as the material which has the highest bond strength value. Microhybrid composite Amaris is determined as the material which has the lowest bond strength value.


4.
Atmosferik soğuk plazma uygulamasının titanyum meş üzerindeki etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Evaluation of the effect of atmospheric cold plasma application on titanium mesh as In vitro
Hüseyin Akçay, Harun Görgülü, Utku Kürşat Ercan, Murat Ulu, Fatma İbiş, Emina Afra Demirci, Ozan Karaman
doi: 10.5505/yeditepe.2018.06078  Sayfalar 25 - 30 (89 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bariyer membranlar kemik defektlerinde boş bir alan oluşturması ve kan pıhtısını stabilize ederek yumuşak doku göçünün engellenmesi amacıyla kullanılmaktadır. Bariyer olarak kullanılan materyaller biyouyumluluk, doku integrasyonu, boşluk oluşturma yeteneği ve klinik kullanımını geliştirmek için bazı fiziko-kimyasal özellikler ile karakterize edilmelidir. Çalışmanın amacı çeşitli malzemelerde yüzey enerjisini ve ıslanabilirliğini artırdığı gösterilmiş olan atmosferik soğuk plazmanın(ASP), titanyum meş yüzeyine uygulanmasıyla yüzeyde meydana gelen hücre tutulumunun, protein adsorbsiyonunun ve ıslanabilirliğin açısal olarak incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1x1 cm boyutlarında, 0,3 mm kalınlığında 1,6 mm delik çapı içeren meşler, özel üretim mikrosaniye darbeli plazma güç kaynağı kullanılarak elde edilen dielektrik bariyer deşarj (DBD) hava plazma ile muamele edilmiştir. Meşlerde kontrol grubunda herhangi bir uygulama yapılmazken, çalışma grubundaki meşlere 90 saniye boyunca mikrosaniye plazma jeneratörü ile ASP uygulaması yapılmıştır. Temas açısı ölçümleri gonyometre kullanılarak yapılmıştır.
BULGULAR: Islanabilirlik değerlendirmesinde en iyi sonucun 90 saniyelik zaman diliminde ölçüldüğü görülmüştür. 6 saatlik inkübasyon periyodu sonrasında inkübatörden çıkarılan örneklerde protein miktarı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). 24 saatlik zaman diliminde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0.05). Hücre canlılığı ve üremesinde 1. günde anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05) ancak 3. ve 5. günlerde anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Son zamanlarda argon atmosferik basınç plazmasının titanyum disklerde hücre yayılmasını ve ıslanabilirliği artırdığı rapor edilmiştir. Islanabilirlik açısından bakıldığında diğer çalışmalarla uyumlu olarak bizim çalışmamızda da ASP uygulamasının ıslanabilirliği artırdığı ve kontak açısını düşürdüğü sonucuna varılmıştır. Uzun dönemde hücre tutunması ve çoğalması üzerinde etkileri görülmektedir. Sonuç olarak konuyla ilgili daha ileri deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

INTRODUCTION: Barrier membranes are used to create an empty space in the bone defects and to stabilize the blood clot to prevent soft tissue migration. Materials used as barriers should be characterized by some physico-chemical properties to improve biocompatibility, tissue integration, void formation ability and clinical use. The application of atmospheric cold plasma(ACP), which has been shown to increase surface energy and wettability in various materials intended to work, angularly examines and correlates the cellular uptake, protein adsorption and wettability on the surface of the titanium mesh.

METHODS: Mesh with dimensions of 1x1 cm and a diameter of 1.6 mm with a thickness of 0.3 mm was treated with air barrier plasma obtained by using a specially produced microsensor pulsed plasma power source. While there is no application in the control group, the mills in the study group were subjected to ACP application with microgeneration plasma generator for 90 seconds. The contact angle measurements were made using a goniometer.
RESULTS: The best result in the wettability evaluation was found to be measured in 90 seconds time. There was no statistically significant difference between the amount of protein in samples removed from the incubator after 6 hours of incubation period (p>0.05). There is a statistically significant difference between the groups in the 24-hour time frame (p<0.05). No significant difference was found on day 1 in cell viability (p>0.05) and expression, but a significant difference was found on days 3 and 5 (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Recently, argon atmospheric pressure plasma has been reported to increase cell diffusion and wettability in titanium discs. In terms of wettability, in accordance with other studies, our work also resulted in the ACP application increasing the wettability and decreasing the contact angle. Long-term effects on cell adhesion and proliferation are seen. Consequently, there is a need for further experimental and clinical studies of the subject.


5.
Mandibular anatomik varyasyonların tespit edilmesinde panoramik radyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin karşılaştırılması
Comparison of panoramic radiography and cone beam computed tomography in the detection of mandibular anatomic variations
Ömür Dereci
doi: 10.5505/yeditepe.2018.74745  Sayfalar 31 - 36 (79 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı mandibulada görülen anatomik varyasyonlar olan aksesuar mental foramen (AMF), retromolar foramen (RF), bifid mandibular kanal (BMK), mandibular insiziv kanal (MİK) ve lingual foramenin (LF) teşhisinde panoramik radyografi (OPG) ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin (KIBT) etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 01/04/2013-01/04/2017 tarihleri arasında tedavi edilmiş 189 hastanın klinik ve radyografik verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların hem OPG görüntüleri hem de KIBT kesitleri AMF, RF, BMK, MİK ve LF varlığı açısından iki araştırmacı tarafından incelendi. Araştırmacılar Cohen Kappa testi ile kalibre edildi (p<0.05). KIBT ve OPG arasındaki istatistiksel fark McNemar testi ile değerlendirildi. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: İki radyografi tekniği arasında AMF, RF ve BMK’nin tespiti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), MİK ve LF insidansları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: KIBT, MİK ve LF teşhisinde OPG’den daha başarılıdır. Mandibula interforaminal bölgeye yapılacak cerrahi planlamalarda ileri görüntüleme tekniklerinin kullanılması, öngörülemeyen komplikasyonları önlemek açısından önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to compare the efficiency of panoramic radiography (OPG) and cone beam computed tomography (CBCT) in the diagnosis of mandibular anatomical variations of accessory mental foramen (AMF), retromolar foramen (RF), bifid mandibular canal (BMC), mandibular incisive canal (MIC) and lingual foramen (LF).
METHODS: Clinical and radiological data of 189 patients, who were treated between 01/04/2013-01/04/2017, were retrieved from archieves and evaluated retrospectively. The anatomical variations of AMF, RF, BMC, MIC and LF were detected on both OPG and CBCT sections for all included patients by two researchers. The researchers were calibrated with Cohen’s Kappa test (p<0.05). Statistical significance between OPG and CBCTwas evaluated with McNemar’s test. p<0.05 was taken statistically significant.
RESULTS: There was no statistically significant difference between radiography techniques in the detection of AMF, RF and BMC (p>0.05), whereas, MIC and LF incidences were found to be significantly different between two imaging modalities (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: CBCT was significantly more efficient than OPG in the diagnosis of MIC and LF. In order to prevent unforeseen complications, advanced imaging techniques should be used in the interforaminal region during pre-surgical planning of oral surgical procedures.


6.
Hall teknik uygulamasında paslanmaz çelik kuronların neden olduğu oklüzal dikey boyut artışının takibi: Pilot çalışma
Clinical follow- up of occlusal vertical dimension increase in stainless steel crowns applied with hall technique: A pilot study
Mustafa Sarp Kaya, Pınar Kınay Taran, Meltem Bakkal
doi: 10.5505/yeditepe.2018.25743  Sayfalar 37 - 42 (71 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Hall teknik (HT) süt azı dişlerinde preparasyon yapılmadan ve çürük uzaklaştırılmadan paslanmaz çelik kuron (PÇK) simantasyonuyla uygulanabilen minimal girişimsel bir diş tedavi yöntemidir. Preparasyon yapılmadan PÇK’nın simantasyonu sonucu HT oklüzal dikey boyutu arttırmaktadır. Çalışmamızın amacı HT uygulaması ile restorasyon sonrası dikey boyut artışının, tedaviden öncesiyle, hemen tedaviden sonra, 15. ve 30. gününde karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya çapraz kapanışı ve parafonksiyonel hareketleri olmayan; çürük diş sayısı 1 ile 3 arasında değişen (5- 9 yaş arası) velilerin bilgilendirilmiş onamıyla 16 sağlıklı çocuk dahil edildi. Her çocukta dentin çürüklü ve odontojen kaynaklı bir enfeksiyon ya da pulpa iltihabı şikayeti bulunmayan bir süt azı dişi seçildi ve HT ile restore edildi. Overbite (OB) miktarı alt ve üst kanin dişler arası temas ile ölçüldü. Dikey boyut karşılaştırması tedavi öncesi, tedaviden hemen sonra, 15. gün ve 30. günlerde OB ölçümü ile yapıldı. Overbite ölçümleri Friedman testi ve Bonferoni düzeltmeli Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 olarak kabul edildi.
BULGULAR: Overbite tedavi öncesi ile tedaviden sonra, 15 ve 30 gün sonrasında fark göstermiştir (p<0.001). İkili karşılaştırma sonuçlarına göre tedavi öncesi OB değerleri ile tedavi sonrası (p<0.001) ve 15. gün OB değerleri (p=0.008) anlamlı farklı saptanmıştır. 30. günün sonunda ise OB değerlerinde, tedavi öncesine göre anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hall teknik ile tek dişi restore edilen bu olgularda tedaviden hemen sonra ölçülen OB değerleri, tedavi öncesine göre yüksek bulunmuştur ancak bu fark 30. gün sonunda ortadan kalkmıştır. Çalışmamıza göre paslanmaz çelik kuronun neden olduğu erken temas 15-30 gün arasında ortadan kalkmakta, tedavi öncesinden overbite farksız hale gelmektedir.

INTRODUCTION: Hall technique (HT) is a minimally invasive restorative method that consists of cementing stainless steel crowns on cavitated primary molars without preparation. The aim of this study is to compare occlusal vertical dimensions at pretreatment, immediately after, 15 and 30 days after in HT application.
METHODS: Sixteen systemically healthy children aged between 5 and 9, without crossbite, parafunctional oral habits; with 3 maximum clinically and radiologically diagnosed aproximal caries (without pulpitis, periapical infection) whose parents consented were enrolled in the study. One of the primary molars in each child was restored with HT and overbite (OB) was measured with the change in the interincisal overlapping of upper and lower canines; pretreatment and immediately,15 and 30 days after treatment. Overbite measurements were compared using Friedman test and Wilcoxon tests with Bonferoni correction. Statistical significance was set p< 0.05.
RESULTS: Overbite levels before treatment, immediately after treatment, 15 and 30 days after was statistically different (p< 0.001). According to multiple comparisons pretreatment OB was significantly different from immediately after (p< 0.001), 15 days after (p=0.008) but was not different from 30 days after treatment (p> 0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Overbite increases significantly in single tooth HT applications immediately after treatment but this difference is not significant 30 days after. The results of the study suggest that immediate overbite increase after HT application return to pretreatment level between 1530 days.


7.
Lubrikantların apikalden taşan debris miktarı ve dentin çatlağı üzerine etkisinin ProTaper Next ve Reciproc sistemleri kullanılarak değerlendirilmesi
Effect of lubricants on apically extruded debris and dentinal crack formation using ProTaper Next and Reciproc systems
Burhan Can Çanakçi, Özgür Er
doi: 10.5505/yeditepe.2018.36035  Sayfalar 43 - 50 (78 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Kök kanallarının ProTaper Next (Dentsply Maillefer, Ballaigues, İsviçre) ve Reciproc (VDW, Münih, Almanya) sistemleri ile şekillendirilmesi sırasında %5’lik NaOCl çözeltisi, %17’lik EDTA çözeltisi ve RC-Prep (Premier Dental, Philadelphia, PA, USA) kullanımının apikalden taşan debris miktarı ve dentin çatlağı oluşumu üzerindeki etkisi değerlendirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 255 insan mandibular keser diş sekiz grup (n=30) ve kontrol grubu (n=15) olarak ayrılmıştır. Grup 1 (NaOCl), 2 (EDTA), 3 (RC-Prep) ve 4 (EDTA+RC-Prep) ProTaper Next sistemi ile, grup 5 (NaOCl), 6 (EDTA), 7 (RC-Prep) ve 8 (EDTA+RC-Prep) Reciproc sistemi ile şekillendirilmiştir. Apikal taşma ve çatlak oluşumu değerlendirmeleri için her gruptan 15 örnek kullanılmıştır. Taşan debris, daha önceden ağırlığı tespit edilmiş olan Eppendorf tüplerine biriktirilmiştir. İşlem süreleri kaydedilmiştir. Çatlak tespiti için dişler apeksten 3, 6 ve 9 mm uzaklıklardan düşük hız ve su soğutması altında yatay olarak kesilmiştir. Kesitler ×25 büyütme altında steryomikroskop ile incelenemiştir.
BULGULAR: Apikalden taşan debris değerlendirildiğinde, ProTaper Next grupları arasında grup 1’de (NaOCl); grup 2 (EDTA), 3 (RC-Prep) ve 4 (EDTA+RC-Prep; p< 0.001)’den daha fazla debris taşmıştır. Grup 2, 3 ve 4 arasında ise fark tespit edilmemiştir. Reciproc gruplarından grup 5’de (NaOCl); grup 6 (EDTA), 7 (RC-Prep) ve 8 (EDTA+RC-Prep; p< 0.001)’den daha fazla debris taşmıştır. Grup 6, 7 ve 8 arasında ise fark tespit edilmemiştir. Çatlak tespit deneyinin sonuçlarına göre deney grupları ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak belirgin fark görülmüştür. Toplam çatlak sayıları değerlendirildiğinde grup 1 (ProTaper – NaOCl), 3 (ProTaper – RC-Prep), 5 (Reciproc – NaOCl) ve 7 (Reciproc – RC-Prep)’de grup 2 (ProTaper – EDTA), 4 (ProTaper – EDTA+RC-Prep), 6 (Reciproc – EDTA) ve 8 (Reciproc – EDTA+RC-Prep)’den daha fazla çatlak ortaya çıkmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sınırları dahilinde, EDTA çözeltisi yada RC-Prep kullanımı apikalden taşan debris miktarını azaltmıştır. EDTA çözeltisi çatlak oluşumunu azaltırken, sadece RC-Prep kullanımının etkisi olmamıştır.
INTRODUCTION: We evaluated the effects of 5% NaOCl solution, 17% EDTA solution, and RC-Prep on the amount of apically extruded debris and the incidence of dentinal cracks during canal preparation using the ProTaper Next and Reciproc systems.
METHODS: In total, 255 human mandibular incisors were divided into eight groups (n=30 each) and a control group (n=15). Teeth in groups 1 (NaOCl), 2 (EDTA), 3 (RC-Prep), and 4 (EDTA+RC-Prep) were prepared using the ProTaper Next system, and those in groups 5 (NaOCl), 6 (EDTA), 7 (RC-Prep), and 8 (EDTA+RC-Prep) were prepared using the Reciproc system. Apical extrusion and crack formation were each examined in 15 teeth from each group. Extruded debris was collected in pre-weighed Eppendorf tubes. In the crack detection study, teeth were sectioned horizontally at 3, 6, and 9 mm from the apex. The slices were then viewed through a stereomicroscope at ×25 magnification.
RESULTS: Among ProTaper Next groups, the amount of debris extruded was significantly greater in group 1 (NaOCl) than in groups 2 (EDTA), 3 (RC-Prep), and 4 (EDTA+RC-Prep; p< 0.001). No significant difference was detected among groups 2, 3, and 4. Among Reciproc groups, the amount of debris extruded was significantly greater in group 5 (NaOCl) than in groups 6 (EDTA), 7 (RC-Prep), and 8 (EDTA+RC-Prep; p< 0.001). No significant difference was observed among groups 6, 7, and 8. The total numbers of cracks were significantly larger in groups 1 (ProTaper – NaOCl), 3 (ProTaper – RC-Prep), 5 (Reciproc – NaOCl), and 7 (Reciproc – RC-Prep) than in groups 2 (ProTaper – EDTA), 4 (ProTaper – EDTA+RC-Prep), 6 (Reciproc – EDTA), and 8 (Reciproc – EDTA+RC-Prep).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Within the limitations of this study, EDTA solution or RC-Prep causes less apical extrusion. The use of EDTA solution produced fewer dentinal cracks, and the use of RCPrep alone did not affect.


8.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanarak submandibular fossa derinliğinin değerlendirilmesi
Assesment of submandibular fossa depth using cone beam computed tomography
Mehmet Oğuz Borahan, Fatma Güler Dönmez, Gamze Ulay, Ayşe Nur Yıldız Sadıkoğlu, Filiz Namdar Pekiner
doi: 10.5505/yeditepe.2018.80664  Sayfalar 51 - 56 (77 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Submandibular fossa (SF) varlığı posterior mandibular bölgeyi özellikle implant tedavisi için önemli bir anatomik bölge haline getirir. Bu nedenle, diş hekimleri tedaviden önce dikkat etmelidirler. Bu çalışmanın amacı, bir grup hastada konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) kullanarak SF derinliğini retrospektif olarak değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada, 2013-2016 yılları arasında Marmara Üniversitesi Oral Diagnoz ve Radyoloji Anabilim Dalı’na başvuran ve KIBT çekilerek, resim arşivleme ve iletişim sistemine (PACS) eklenen 300 erişkin hastanın dataları kullanılmıştır. Bilateral SF derinliği KIBT görüntüleri üzerinden değerlendirilmiştir. Derinliğe göre üç farklı SF tipi sınıflandırılmıştır: tip I; konkavite <2 mm, tip II; 2-3 mm konkavite ve tip III; konkavite> 3 mm.
BULGULAR: Sağ SF derinliği 143 hastada tip I, 117 hastada tip II ve 38 hastada tip III olarak görülmüştür. Sol SF derinliği 150 hastada tip I, 116 hastada tip II ve 42 hastada tip III olarak görülmüştür. Her iki tarafta tip I SF daha fazla oranda tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Olası komplikasyonlar dikkate alındığında, SF derinliğinin preoperatif olarak değerlendirmesi güvenli bir cerrahi için önemlidir. Bu çalışma, KIBT'in bu bölgenin kapsamlı olarak değerlendirmesi için faydalı olduğunu ortaya koymuştur.

INTRODUCTION: Due to the presence of submandibular fossa (SF), the posterior mandible is an significant anatomic region which should be taken into consideration before dental surgery. The aim of this study was to assess the SF depth in a group of patients using cone-beam computed tomography (CBCT) retrospectively.
METHODS: The subjects for this retrospective study consisted of all 300 adult patients who visited the department of Oral Diagnosis and Radiology at Marmara University, and underwent a single CBCT examination. The CBCT data were picked up from the picture archiving and communications system (PACS) from the period of 2013 to 2016. Bilateral SF depths were evaluated on CBCT images. Three different SF types were categorized according amount of depth: type I; concavity depth <2 mm, type II; concavity depth between 2-3 mm and type III; concavity depth >3 mm.
RESULTS: For the right SF depth measurements, 143 patients were found to be type I, 117 patients were type II and 38 patients were type III. For the left SF depth measurements, 150 patients were type I, 116 patients were type II and 42 patients were type III. Type I SF depth was more common in both submandibular fossa.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Considering the possible complications, preoperative assessment of SF depth is crucial for safe surgery in the posterior mandible. Use of CBCT enhances comprehensive evaluation of this particular anatomic region.


9.
Hareketli bölümlü protezlerde planlama farklılıkları ve hataları
Planning differences and design errors for removable partial dentures
Ceyhun Canpolat, Burcu Bal, Zeynep Özkurt Kayahan, Ender Kazazoğlu
doi: 10.5505/yeditepe.2018.84756  Sayfalar 57 - 60 (83 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Hareketli bölümlü protezlerin doğru planlanması hasta memnuniyetini ve diş hekiminin başarısını arttırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, kısmi dişsizlik tiplerinin yaygınlığını belirlemek, dişhekimleri tarafından en yaygın olarak planlanan hareketli bölümlü protezleri saptamak ve planlama ile ilgili diş hekimlerinin bakış açılarını incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada İstanbul'un en büyük ilçelerinde görev yapan çeşitli diş hekimliği laboratuvarlarında yapılan ve randomize olarak seçilen 100 hareketli bölümlü protez değerlendirildi. Kennedy sınıflaması, tedavi planlama seçenekleri ve protez komponentleri gözlemlendi. Dişsiz bölgelerin sayısı ve yeri, ana bağlayıcılar, kroşe ve tırnak türleri kaydedildi. Hareketli bölümlü protez planlamasının doğruluğunu değerlendirmek için bir planlama rehberi kullanıldı.
BULGULAR: Kennedy I en fazla görülen dişsizlik sınıflamasıdır (49%). Bölümlü protez komponentleri incelendiğinde, ana bağlayıcıların %27’si, kroşelerin %20’si ve tırnak seçiminin %59’unda yanlış seçim yapıldığı saptanmıştır. Kroşeler için doğru planlama Kennedy I ve Kennedy II’te daha yüksektir (p<0.05). Kennedy sınıflaması ile ana bağlayıcı ve tırnak planlama doğruluğu arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sınırlamaları dahilinde, hareketli bölümlü protezlerde tasarım hatalarının oranı yüksektir. Tırnakların yanlış konumlandırılması sonucu protezlerin başarısı olumsuz etkilenebilir. Diş hekimleri, başarılı sonuçlar elde edebilmek için hareketli bölümlü protez tasarımının doğru yapılması gerektiğinin farkında olmalıdırlar.

INTRODUCTION: The knowledge of correct design and treatment planning of removable partial dentures (RPDs) improves patient satisfaction and the success of clinician. The aim of this study was to determine the prevalence of various types of partial edentulism, to observe the designs of RPDs most commonly planned by clinicians and to examine their perspectives on planning.
METHODS: A total of 100 randomizely selected RPDs that were constructed in various dental laboratories served in the largest districts in Istanbul were evaluated in this study. Kennedy classification, treatment planning options and framework designs were observed. The number and location of edentulous areas, the type of retentive clasps, major connectors, and occlusal/incisal rests were recorded. A planning guide was used in order to evaluate the accuracy of the framework design.
RESULTS: Kennedy I was the most common classification (49%). The incorrect design was 27% for the major connectors, 20% for the clasps and 59% for the rests. The accuracy of clasps was higher in Kennedy I and II cases (87.5%) (p<0.05). There were no significant differences between the Kennedy classification and the accuracy of major connectors and rests (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Within the limitations of this study, it can be concluded that there were large amount of incorrect designs of the RPD frameworks. The incorrect position of the rests was very high and this may lead to unsuccessful dentures. The clinicians should be aware of the correct framework design to achieve successful outcomes.

10.
Farklı rezidüel kemik yüksekliğinde sinüs tabanı yükseltme operasyonu ile eşzamanlı yerleştirilen implantların sağkalımının değerlendirilmesi
Evaluation of survival of implants placed simultaneously with sinus floor elevation operation at different residual bone height
Elçin Bedeloğlu, Alper Bahattin Gültekin
doi: 10.5505/yeditepe.2018.49404  Sayfalar 61 - 68 (76 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Dişlerin kaybedilmesi sonrası alveolar kemikte rezorpsiyon meydana gelmektedir. Posterior maksillada yetersiz kemik yüksekliği durumunda, implant yerleştirilmesi için sinüs tabanı operasyonu uzun yıllardır başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı posterior maksillada sinüs tabanı altında kemik yüksekliğinin implant yerleştirilmesi için yetersiz olduğu durumlarda, sinüs tabanı yükseltme operasyonu ile eşzamanlı yerleştirilen implantların başarısını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu retrospektif planlanan çalışmaya sistemik olarak sağlıklı ve posterior maksillada dental implant ihtiyacı olan hastalar dahil edilmiştir. Hastalar dental volumetrik tomografi kullanılarak sinüs tabanı altında mevcut kemik yüksekliği ölçülerek ≥5 mm (Kontrol grubu) ve < 5 mm (Test grubu) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Yerleştirilen implantların takip süresince sağkalım oranları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Çalışmada toplam 31 hastaya yerleştirilen 62 implant (Kontrol: 35, Test: 27) değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen her iki grup kıyaslandığında sağkalım oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı gözlemlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmada rezidüel kemik yüksekliğinin, sinüs tabanı yükseltme operasyonu ile aynı seansta yerleştirilen dental implantların sağkalımını etkilemediği sonucuna varılmıştır.

INTRODUCTION: Resorption occurs after teeth loss in alveolar ridge. In case of insufficient bone height in posterior maxilla, sinus floor operation for implant placement has been successfully applied for many years. The purpose of this study is to assess the success of implants placed simultaneously with sinus floor elevation operation, in cases where bone height under the sinus floor in the posterior maxilla is insufficient for implant placement.
METHODS: In this retrospective study design, patients who were systemically healthy and required dental implant in posterior maxilla were included. Patients were divided into two groups; ≥5 mm (control group) and <5 mm (test group) by measuring the bone height under sinus floor using dental volumetric tomography. Survival rates of implants were evaluated during follow-up.
RESULTS: In this study, 62 implants placed in 31 patients (Control: 35, Test: 27) were evaluated. When the two groups included in the study were compared, it was observed that there was no statistically significant difference in survival rates.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The study concluded that the residual bone height did not affect the survival rate of dental implants placed simultaneously with the sinus floor elevation operation.

11.
Üç farklı arayüz temizleme aracının temizleme etkinliğinin değerlendirilmesi: in vitro çalışma
Evaluation of the cleaning eff icacy of three different interdental cleaning devices: an in vitro study
Gizem Ince Kuka, Ogül Leman Tunar, Hare Gürsoy, Bahar Eren Kuru
doi: 10.5505/yeditepe.2018.74946  Sayfalar 69 - 74 (78 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, ara yüz temizliğinde kullanılan üç farklı temizlik aracının temizleme etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yetmiş iki adet ara yüz çürüğü veya restorasyonu olmayan çekilmiş insan dişi farklı ara yüz boşlukları yaratmak amacıyla kesiciler, küçük azılar ve büyük azılar olarak üç gruba ayrıldı. Dişler, orijinale yakın dar ve geniş kontak oluşturularak rezin gingiva modeline gömülüp, dişlerin aproksimal yüzeylerini gözlemlemek için interdental alandan ayrılan ve modelaj mumu ile yeniden birleşebilen bir rezin model oluşturuldu. Mikrobiyal dental plağı taklit etmek amacıyla dişlerin ara yüzleri kontak spreyi ile (0-Spray OkklusionssSpray, Scheftner, Almanya) boyanıp dijital fotoğraf makinesi ile fotoğraflandı. Boyutları birbirine denk olan ara yüz fırçaları (TePe® 0.45, 0.6) ile plastik ara yüz temizleyicisi (TePe EasyPick™, XS/S, M/L) ve kürdanlar (TePe® Dental Stick Slim/Medium) seçildi. Uygulanan kuvvetleri standardize etmek amacıyla Evrensel Test Cihazı (Instron®) kullanıldı. Kaldırılan boya miktarını ölçmek amacıyla mum ile birleşebilen model ayrılıp, her dişin aproksimal yüzeyi aynı açı ve mesafeden fotoğraflandı. İlk ve son fotoğraflar AutoCAD™ programı ile karşılaştırılıp, temizlenen boya miktarı hesaplandı.
BULGULAR: Uygulama sonrası üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı değişim saptandı (p<0.05). Rölatif temizleme alanı ara yüz fırçası kullanılan gruplarda plastik ara yüz temizleyicisi ve tahta kürdan kullanılan gruplara göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, ara yüz fırçalarının temizleme etkinliği, plastik ara yüz temizleyici ve tahta kürdanlara göre daha yüksek tespit edildi. Bu çalışmanın bulguları, farklı ara yüz temizleyici ajanların temizleme etkinliği ve kullanım kolaylığı açısından farklı hasta gruplarında değerlendirildiği klinik çalışmalar için umut vericidir.
INTRODUCTION: The aim of the present study was to compare the cleaning efficacy of three different interdental cleaning devices.
METHODS: Seventy two extracted human teeth without approximal caries and restorations were separated to three groups as incisors, premolars and molars, including twenty four per each. All teeth were embedded into acrylic resin and the models were designed to be separable from the interproximal parts. To imitate the interdental plaque, the interproximal areas of the teeth were dyed with contact spray (0-Spray OkklusionssSpray, Scheftner, Germany). Three groups of approximately same sized interdental cleaning devices, rubber interdental pick (Tepe Easypick™ XS/S, M/L), interdental brush (TePe® 0.45, 0.6) and wooden sticks (TePe® Dental Stick Slim/Medium) were selected. To standardize the force applied, Universal Test Machine (Instron®) was used. After the application of interdental devices, the teeth were separated from the interproximal surfaces to analyse the cleaned areas. The teeth were digitally photographed and by using AutoCAD™ software, the dye removal was calculated.
RESULTS: All groups showed statistically significant differences in terms of relative cleaning area after interdental cleaning device application (p<0.05). However, relative cleaning area was found to be significantly higher in interdental brush groups compared to rubber interdental pick and wooden stick groups, respectively (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that interdental brushes’ relative cleaning efficacy was better than that of rubber interdental picks and wooden sticks. Results of the present study are promising for the future clinical studies evaluating the plaque removal efficacy of different interdental cleaning devices as well as the ease of use in different periodontally diseased and healthy populations.


12.
Değişen sinterleme sürelerinin dental zirkonyanın optik özellikleri üzerine etkisi
The effect of changing sintering time on the optical properties of dental zirconia
Mehmet Emre Coşkun, Fatih Sarı
doi: 10.5505/yeditepe.2018.22932  Sayfalar 75 - 80 (70 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı farklı sinterleme sürelerinin zirkonyanın optik özellikleri üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kısmi olarak sinterlenmiş translüsent Y-TZP bloklardan (10x10x1mm) hazırlanan 60 adet örnek aynı sıcaklıkta farklı sinterleme sürelerinin uygulandığı 3 farklı gruba (1. grup 1510 0C’de 180 dk, 2. grup 1510 0C’de 120 dk, 3. grup 1510 0C’de 30 dk) ayrıldı (n: 20). Sinterleme işlemi sonrasında profilometre kullanılarak yüzey pürüzlülük değerleri ölçüldü. Sonrasında örneklerin translüsensi değerleri ve kontrast oranları spektrofotometre, Easyshade, cihazı kullanarak tespit edildi.
BULGULAR: Zirkonya örneklere uygulanan farklı sinterleme sürelerinin yüzey pürüzlülük değerleri üzerinde herhangi bir istatistiksel farklılık oluşturmadığı tespit edilmiştir. Kontrast oranları ve translusensi değerlerindeki değişiklikler gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmazken, bu iki parametre arasında negatif bir ilişkinin varlığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sinterleme süresinin kısaltılması yapılan restorasyonlarda optik özellikler bakımından klinik olarak tespit edilebilecek herhangi bir olumsuzluğa neden olmamaktadır.

INTRODUCTION: The purpose of this study is to investigate the effect of different dwelling time of sintering on optical properties of zirconia.
METHODS: Sixty specimens (10x10x1mm), prepared from the translucent partial sintered Y-TZP disc, were divided into three groups (n=20) according to the sintering dwelling time (1. group 1510 0C for 180 min, 2. group for 120 min and 3. group for 30 min). Surface roughness were measured by using profilometer after sintering procedure and then translucency parameters and contrast ratios were measured by spectrophotometer, Easyshade.
RESULTS: It has been found that the different sintering times applied to the zirconia samples do not make any statistically significant difference on the surface roughness. While no statistically significant difference was detected in contrast ratio and translucency, negative correlation was found between these two parameters.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The shortening of the sintering time does not cause any clinically perceptible deterioration in optical properties in the restorations made.


13.
Dentin hassasiyet gidericilerin self-adesiv resin simanın yüzey sertliğine ve makaslama bağlantı dayanıklılığına etkisi
The effect of dentin desensitizers on shear bond strengths and vickers surface hardness of self-adhesive resin cement
Murat Alkurt, Zeynep Yeşil Duymuş, Mustafa Gundoğdu, Fikret Özgür Coşkun, Tugay Şişçi, Mustafa Yıldırım
doi: 10.5505/yeditepe.2018.96720  Sayfalar 81 - 90 (83 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı hassasiyet gidericilerin self-adesiv resin simanın yüzey sertliğine ve makaslama bağlanma dayanıklılığına etkisini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 120 adet insan molar dişin oküzal yüzeyine paralel bir kesim işlemi yapıldı, yüzeyinin pürüzlülüğü giderildi ve rastgele 6 gruba [Control (CO); Teethmate (TM); Bifluorid (BF); Gluma (GL); Smartprotect (SP); Bisblock (BB)] ayrıldı. Silindir kalıp (3mm×3mm) içine self-adesiv resin siman uygulandı (n=10). Makaslama bağlanma dayanıklılığı Universal test cihazı yardımıyla (0,5mm/dk) ölçüldü. Makaslama bağlanma dayanıklılığı verilerinin istatistiksel analizi tek yönlü ANOVA ve Tukey’s testi kullanılarak yapıldı (α=0,05). Diş yüzeyi taramalı elektron mikroskobu (SEM) yardımıyla değerlendirildi. Yüzey sertliğini ölçmek için self-adhesiv resin siman silindir kalıp içine (3mm×100µm) uygulandı (n=10). Yüzey sertlik ölçümü resin simanın dentin yüzeyine temas eden yüzeyinden 4'er kez ölçümü yapılarak değerlendirildi. Yüzeye 200 gr kuvvet 15 sn boyunca uygulandı ve yüzeyde oluşan diagonal çentik şeklinin mikroskop altında vertikal ve horizontal köşegen uzunlukları ölçüldü. Elde edilen tüm ölçümler Vickers sertlik formül kullanılarak yüzey sertlik değerine çevrildi. Yüzey sertliği verileri tek yönlü ANOVA ve Tukey’s testi yöntemiyle istatistiksel olarak değerlendirildi (α=0,05).
BULGULAR: En yüksek makaslama bağlanma dayanıklılığı SP (4,05±1,34 MPa) gurubunda görüldü, bunu BB (2,71±1,39 MPa), CO (2,12±0,76 MPa), GL (1,96±1,23 MPa), TM (1,80±0,66 MPa) ve BF (1,30±0,57 MPa) grubu takip etti. BF grubu en düşük yüzey sertliği değeri (11,34±2,24 HV) gösterdi, bunu SP (14,27±3,65 HV), GL (15,58±1,77 HV), BB (16,06±5,73 HV), CO (18,04±3,05 HV), and TM (19,22±2,10 HV) grubu takip etti. En düşük yüzey sertliği ve makaslama bağlanma dayanıklılığı BF hassasiyet giderici uygulamasında görüldü. Fakat BF hassasiyet gidericinin makaslama bağlanma dayanıklılığı üzerine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: SP ve BB hassasiyet gidericiler self-adesiv resin simanların makaslama bağlanma dayanıklılığına olumlu etkisi bulunmuştur. Yüzey sertliği açısından değerlendirildiğinde BF ve SP hassasiyet gidericiler resin simanın yüzey sertliğinde istatistiksel olarak azalmaya neden olduğu görülmüştür (p<,05).

INTRODUCTION: The aim of study is to evaluate the effects of desensitizing agents on the shear bond strengths (SBS) and Vickers surface hardness (HV) of self-adhesive resin cement.
METHODS: One-hundred twenty human molars were sectioned parallel to the occlusal plane, polished and randomly divided into 6 groups: Control (CO); Teethmate (TM); Bifluorid (BF); Gluma (GL); Smartprotect (SP); Bisblock (BB). Self-adhesive cement was applied into cylinder mold (3mm×3mm) (N=10). SBS was measured using a Universal testing machine at a 0.5mm/min. Statistical analysis was performed using one-way ANOVA and Tukey’s test (α=0.05). The tooth surface was examined by scanning electron microscopy (SEM). To evaluate HV, self-adhesive cement was applied into cylinder mold (3mm×100µm) (n=10). HV values at the dentin side of cement were evaluated at four times. A load of 200 g was applied for 15 s, and vertical and horizontal indentation diagonals were measured under microscope. All measurements were converted to the Vickers surface hardness (HV) value by using Vickers hardness formula. Data were analyzed by one-way ANOVA and Tukey’s tests (α=0.05).
RESULTS: SP group showed the greatest MPa (4.05±1.34 MPa) followed by BB (2.71±1.39 MPa), CO (2.12±0.76 MPa), GL (1.96±1.23 MPa), TM (1.80±0.66 MPa) and BF (1.30±0.57 MPa). BF group showed the lowest HV (11.34±2.24 HV) followed by SP (14.27±3.65 HV), GL (15.58±1.77 HV), BB (16.06±5.73 HV), CO (18.04±3.05 HV), and TM (19.22±2.10 HV). BF desensitizer showed lowest the MPa and HV value. BF desensitizer shows the lowest SBS desensitizer, but this effect is not statically important (p>.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: SP and BB desensitizers have a positive effect on the SBS of self-adhesive cement. For Vickers surface hardness, BF and SP desensitizers showed statically decrease in surface hardness of resin cement (p<.05).


14.
Farklı yüzey işlemi uygulanan porselen dişler ve kaide-tamir materyalleri arasındaki gerilme kuvvetinin değerlendirilmesi
Assessment of tensile strength between base-repair materials and porcelain teeth subjected to different surface treatment
Murat Alkurt, Zeynep Yeşil Duymuş, Mustafa Gündoğdu
doi: 10.5505/yeditepe.2018.70783  Sayfalar 91 - 96 (67 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, porselen protez dişelere uygulanan farklı yüzey işlemlerinden sonra iki farklı protez kaide (poliamid ve ısı ile polimerize akrilik) ve tamir materyali (otopolimerize akrilik) ile arasındaki gerilme kuvvetini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 63 adet aynı şekil ve renk mandibular sağ birinci molar porselen protez dişleri kullanıldı. Birinci molar porselen protez dişler 3 materyal grubuna ayrıldı; Grup 1: Isı polimerizasyonu (HP), Grup 2: Otopolimerize akrilik (AP) ve Grup 3: Poliamid (PA) (n=21). Daha sonra, tüm poselen dişler yüzey işleme yöntemine göre 3 alt gruba ayrıldı; Kontrol, Kumlama, Er: YAG lazer. Gerilme kuvveti (MPa) universal test makinesi kullanılarak (0.5 mm/dak) tespit edildi. Gerilme değerlerinin ortalama ve standart sapması hesaplandı ve tüm veriler two-way ANOVA ve post-hoc Tukey HSD ile analiz edildi. Güven aralığı α=0.05 olarak belirlendi. Yüzey işlemlerinin etkileri taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile incelendi.
BULGULAR: Poliamid kaide materyali diğer materyallere göre önemli derecede yüksek gerilme değeri sağladı (p<0,05). En yüksek gerilme değeri, lazer işlemi uygulanan porselen yüzeyler ile poliamid kaide materyali (9,89 MPa) arasında bulundu. En düşük gerilme değeri, otopolimerize akrilik tamir materyalinin kontrol grubu (6,38 MPa) olarak belirlendi. Uygulanan yüzey işlemleri istatiksel anlamlı bir fark göstermedi (p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: En fazla gerilme kuvveti poliamid kaide materyalinde bulunmuştur. Farklı yüzey uygulamalarının porselen dişlerin gerilme değerlerini etkilemediği görülmüştür.
INTRODUCTION: The purpose of study is to assess the tensile strength between porcelain teeth and two different denture base (polyamide and heat-polymerized acrylic), a repair material (auto-polymerizing acrylic) after different types of surface treatment.
METHODS: Total of 63 same form and color mandibular right first molar porcelain denture teeth were used. The first molar porcelain denture teeth were separated into 3 material groups; Group 1: Heat-polymerized (HP), Group 2: Autopolymerizing (AP), and Group 3: Polyamide (PA) (n=21). Then, all material groups were divided into 3 subgroups (n=7) representing different surface treatment method; Control, Airborne abrasion, Er: YAG laser. A universal testing machine was used for determining the tensile bond strength (MPa) of the porcelain denture teeth to surface treated denture base and repair materials. The crosshead speed was set of 0.5 mm/min. Two-way ANOVA and post-hoc Tukey’s HSD was used for statically analyses (α=0.05). The effects of the surface treatment were observed by scanning electron microscopy (SEM).
RESULTS: The polyamide (PA) has significantly higher (p< 0.05) tensile bond strength than the Heat-polymerized (HP) and Auto-polymerizing acrylic (AP). Polyamide (PA) with laser surface treatment (9.89 MPa) showed highest tensile bond strength. The lowest tensile bond strength was determined control group (6.38 MPa) of auto-polymerizing (AP). Surface treatments showed no significant difference.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Superior tensile strength was found polyamide denture base and different surface treatments not affect the tensile strength of porcelain teeth.


15.
Periodontal hastalığa sahip bireylerde periodontal tedavinin tat duyusu üzerine etkisi
The effect of periodontal treatment on taste perception in periodontally involved patients
Fatma Karacaoğlu, Şeyda Alkan, Murat Akkaya
doi: 10.5505/yeditepe.2018.42243  Sayfalar 97 - 102 (69 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı gingivitis ve periodontitis teşhisi konulmuş hastalarda cerrahi olmayan periodontal tedaviyi takiben tat duyusu değişiklikleri ve klinik parametreler arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaş ortalamaları 37,5 olan 17 kadın, 23 erkek toplam 30 gingivitis; yaş ortalamaları 39,6 olan 13 kadın, 17 erkek toplam 30 generalize kronik periodontitis hastası değerlendirilmiştir. Hastaların yaşları, cinsiyetleri, sistemik durumları, oral hijyen alışkanlıkları ve bunların sıklığı ve tat duyusu şikayetlerini içeren bir form doldurulmuştur. Tat duyusu 9 ayrı solüsyonla ölçülmüştür. Hastaların periodontal durumunu klinik olarak değerlendirmek için her dişin 6 yüzeyinden plak indeks (Pİ) ve gingival indeks (Gİ) değerleri, klinik ataçman kaybı (KAK), cep derinliği(CD), sondalamada kanama indeksi(SKİ) değerleri kaydedilmiştir.
BULGULAR: Her iki gruptaki hastalardan elde edilen PI, GI, CD ve SKİ skorları ortalamalarında başlangıç değerlere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma görülmüştür. KAK skorları karşılaştırıldığında ise periodontitis grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir azalma varken, gingivitis grubunda anlamlı bir değişiklik olmamıştır. Gingivitis grubunda tuzlu tat ile ilgili değerlerde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olmazken diğer bütün tatlarda (tatlı, ekşi, acı) bu değişim pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlıdır. Periodontitis grubunda ise bütün tatlardaki değişim pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlıdır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları periodontal hastalığa sahip bireylerde görülen tat duyusu bozukluğunun periodontal tedavi ile azaltılabileceğini göstermiştir.

INTRODUCTION: The purpose of this study is to evaluate the relation between clinical parameters and alterations in taste perception after non-surgical periodontal treatment in patients diagnosed with gingivitis and periodontitis.
METHODS: A total of 30 patients, 17 female and 23 male, with a mean age of 35.7 with gingivitis and 30 patients 13 female and 17 male, with a mean age of 39.6, with Periodontitis were evaluated. Patients filled in the forms which content information about age, cender, oral hygiene habit and its frequency, systemic diseases and complaints of taste disorder. Taste perception was measured with 9 different solutions. Due to clinical periodontal evaluation of teeth the Plaque index (PI) and Gingival index (GI) values obtained from 6 surface of teeth, clinical atachment loss (CAL), probing depth (PD), and Bleeding on probing (BOP) values were established.
RESULTS: There become a statistically significant decrease in average scores of PI, GI, PD, and BOP that were obtained from both groups of patients, in comparison with the initial scores. There was not a statistically significant decrease in gingivitis, but in periodontitis group as CAL scores were compared. In gingivitis group, there was not a significant difference in salty taste, but in other tastes (bitter, sour, sweet). This difference is positive. In periodontitis group, difference of all tastes is positive and statistically significant.

DISCUSSION AND CONCLUSION: Results of this study show that taste disorders associated with periodontal disease can be reduced by periodontal therapy.


16.
Ortodontik pekiştirme döneminde hasta memnuniyeti ve ağız hijyeninin değerlendirilmesi
Evaluation of patient satisfaction and oral hygiene during retention period
R Burcu Nur Yılmaz, Nigora Çelen, Fulya Özdemir
doi: 10.5505/yeditepe.2018.94695  Sayfalar 103 - 108 (73 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı hastaların aktif ortodontik tedavisinin ardından pasif izlendiği pekiştirme döneminde memnuniyetlerini ve ağız hijenlerini değerlendirmek ve sabit lingual pekiştirme aygıtı ile ilgili bilgilerini ve şikayetlerini ölçmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aktif ortodontik tedavi bir sene geçmiş olan 42 bireyin (26 kız, 16 erkek), alt ve üst sabit pekiştirme aygıtının uygulandığı bölgenin yanısıra total oral plak indeksleri (Pİ) ve papiller kanama indeksleri (PKİ) ölçülmüştür. Ayrıca pekiştirme dönemine ait 22-soruluk bir anketi cevaplamaları istenmiştir. Niceliksel verilerin grupiçi karşılaştırmasında Friedman testi ve niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastaların çoğu aktif ortodontik tedavi bitiminde ve pekiştirme döneminde diş dizilimlerinden ve gülümseme estetiklerinden çok memnun olduklarını ifade etmişlerdir (p<0,05). Diş diziliminde geri dönüş olduğunu düşünen hastaların anlamlı çoğunluğu bu durumdan kendilerinin (%23,8) sorumlu olduğunu ifade etmişlerdir (p<0,05). Pekiştirme aygıtına alışmalarının kolay olduğunu (%92,9, p<0,05), ağrıya sebep olmadığını (%76,2, p<0,05), konuşmalarını etkilemediğini (%97,6 p<0,05), ağız kokusuna neden olmadığı (%88,1 p<0,05) ve diş temizliğini etkilemediğini ancak daha özenli fırçalama gerektiğini ifade etmişlerdir (%83,3, p<0,05). Total ağız Pİ’i, üst lingual Pİ’inden (p<0,05); üst lingual Pİ de alt lingual Pİ’inden anlamlı derecede daha düşük tespit edilmiştir. (p<0,05). Alt lingual bölge PKİ’i, total ve üst lingual PKİ’den anlamlı derece yüksektir (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastaların büyük kısmı pekiştirme aygıtına alışmanın kolay olduğunu belirtmekte ve pekiştirme dönemine ait bilgilerin sözlü verilmesini yeterli bulmaktadır. Buna karşın hastaların ¼’ü bu bilgilerin yazılı olarak verilmesini daha faydalı olacağını düşünmektedir. Plak birikimi pekiştirme aygıtınına (hem üst hem alt çenede) bağlı olarak artmaktadır. Kanama indeksi ise alt çene pekiştirme aygıt bölgesinde anlamlı artış göstermektedir. Pekiştirme dönemine ait bilgilerin hem sözlü hem de yazılı broşür olarak ve pekiştirme aygıtı bulunan bölgeler için ayrıntılı ağız hijen eğitiminin verilmesi hasta memnuniyetini ve tedavi sonuçlarını artırabilir.

INTRODUCTION: The purpose of the study was to evaluate the satisfaction of the patients in passive orthodontic retention period after the active orthodontic treatment, measure their knowledge and complaints about fixed lingual retainers and assess the patients’oral hygiene.
METHODS: The plaque index (PI) and papillary bleeding index (PBI) of the total oral as well as the fixed retainer application regions (Upper and lower lingual) of 42 patients whose active orthodontic treatment was finished 1 year ago were measured. Additionally, they were asked to answer a 22-item questionnaire regarding the retention period. Intragroup comparison of quatitative and qualitative data was performed using Friedman and Chi-Squared Test, respectively.
RESULTS: Most of the patients were satisfied with the alignment and smile aesthetics after the active orthodontic treatment as well as retention period (p<0.05). Most of the patients who suffered from relaps stated that themselves (23.8%) were primary responsible for this results. Fixed retainer were easy accepted (92.9%, p<0.05), not painful (76.2%, p<0.05), had no effect on phonation (97.6%,p<0.05), not resulting in odor (88.1%, p<0.05) and had no effect on oral hygiene, but required more careful brushing (83.3% p<0.05). The average total oral PI score was statistically lesser than upper lingual score; whereas the upper lingual score was lesser than lower lingual region (p<0.05). The average lower lingual PBI was higher than the upper lingual and total oral scores (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Most of the patients easily accepted fixed lingual retainers and stated that verbal information transfer is sufficient. However, ¼ of the patients considered written informative materials as more useful. Plaque accumulation increased in relation with the fixed retainer (upper and lower jaw). The bleeding index was meaningful higher in the lower fıxed retainer region. Verbal and written information about the retention period and detailed oral hygiene education for retainer regions may enhance patient satisfaction and treatment outcomes.


DERLEME
17.
Süt dişi pulpotomi tedavilerinde kullanılan hemostatik ajanlar
Hemostatic agents for pulpotomy treatment in primary teeth
Ebru Delikan
doi: 10.5505/yeditepe.2018.02996  Sayfalar 109 - 116 (98 kere görüntülendi)
Süt dişlerindeki mine ve dentin kalınlığının daimi dişlere göre daha az olması, pulpa odasının daimi dişlere göre göreceli olarak daha geniş olması ve süt dişlerinde pulpa boynuzlarının yüzeye daha yakın olması sebebi ile pulpal tedavi gereksinimi daimi dişlere göre daha fazla görülmektedir. Çocuk diş hekimliğinde pulpotomi tedavisi sıklıkla kullanılan bir yöntemdir ve tedavinin başarısında kullanılan materyal önemli faktörlerden biridir. Pıhtı formasyonu iyileşmeyi olumsuz etkilediği gibi bakteriler için uygun bir ortam oluşturup bölgede enflamasyon ve enfeksiyonu tetikleyebilmekte, ayrıca pulpa dokusu ile üzerine konulan medikamentin temasını engellediği için tedavi başarısını düşürmektedir. Bu yüzden pulpotomi tedavisinde kalan pulpa dokusunda pıhtıyı ortadan kaldıran etkili bir hemostazın tedavinin başarısını artırıcı bir rol oynadığı düşünülmektedir. Bu nedenlerden dolayı hemostatik ajanlar pulpotomi tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Bu makalede, çocuk diş hekimliği pratiğinde pulpotomi tedavilerinde kullanılan farklı hemostatik ajanların derlenmesi amaçlanmıştır.
The need for pulpal treatment in the primary teeth is greater than the permanent teeth, because in primary teeth enamel and dentin is thinner, the pulp chamber is relatively wider and pulp horns are closer to the surface than permanent teeth. Pulpotomy is a frequently used method in pediatric dentistry and for the success of the treatment material is an important factor. Clot formation affects healing as well as it can create a favorable environment for the bacteria to induce inflammation and infection and also decreases the success of the treatment by preventing the pulp tissue- medicament contact. Therefore, it is believed that an effective haemostasis, increases treatment success. For these reasons hemostatic agents have begun to be used in pulpotomy treatments. The purpose of this paper is to review various hemostatic agents used in pulpotomy treatment in pediatric dentistry practice.

18.
Endodontide çalışma boyu belirleme yöntemleri
Working length determination methods in endodontics
Ozgur Genc Sen, Ali Erdemir
doi: 10.5505/yeditepe.2018.94940  Sayfalar 117 - 124 (64 kere görüntülendi)
Çalışma boyunun doğru belirlenmesi, başarılı endodontik tedavinin en önemli basamaklarından biridir. Çalışma boyu, koronalde belirlenen bir referans noktasından apikalde kanal tedavisi işlemlerinin sonlandırılacağı sınıra kadar devam eden mesafe olarak tanımlanır. Genel olarak, minör apikal foramen, bu tedavi işlemlerinin bitirileceği son nokta olarak kabul görmektedir. Kök kanal uzunluğunun belirlenmesinde; parmak hassasiyeti, radyografik incelemeler, dijital görüntüleme yöntemleri, kağıt koni yöntemi, elektronik yöntem ve bu yöntemlerin farklı kombinasyonları kullanılabilmektedir. Bu derlemenin amacı, çalışma boyu belirleme yöntemlerinin çalışma prensipleri, avantajları, dezavantajları ve teknik gelişimlerinin gözden geçirilmesidir.
Accurate determination of the working length is one of the crucial steps for a successful endodontic treatment. Working length is defined as the distance from a determined coronal reference point to the level at which root canal treatment procedures should terminate. Minor apical foramen is generally accepted as the termination point of these treatment procedures. Tactile sense, radiographic examinations, digital imaging systems, paper point technique, electronic method and different combinations of these methods are used for the determination of root canal length. The aim of this review is to present an overview on working principles, advantages, disadvantages and technical developments of the working length determination methods.

19.
Antiagregan ilaçlar ve nonsteroid antienflamatuar ilaçların postoperatif kanama üzerine etkileri. Hangisinden korkmalıyız?
The effects of antiplatelet drugs and nonsterid anti-inflammatory drugs on postoperative bleeding. Which one we should be afraid of?
Tolga Sitilçi, Kardelen Can, Mehmet Yaltırık
doi: 10.5505/yeditepe.2018.72473  Sayfalar 125 - 130 (99 kere görüntülendi)
Antiagregan ilaçlar, trombositlerin agregasyonlarını inhibe eden ilaçlardır. Tromboembolik olay riskinde azalma ile birlikte, cerrahi prosedürler ile bağlantılı kanama riskinde artışa neden olurlar. Antiagregan kullanan hastalarda oral cerrahi sırasında ve sonrasında kanama, lokal hemostatik yöntemlerle kontrol altına alınabilir düzeydedir. Antiagregan tedavinin kesilmesi, tromboembolik olay riskini artırır. Bu nedenle araştırmacılar, oral cerrahi öncesi antiagregan ilaçların kesilmesini gereksiz bulmaktadır. Non-steroid antienflamatuvar ilaçlar (NSAİİ’ler); analjezik, antipiretik ve antienflamatuar etkili ilaçlardır. Ameliyat sonrası analjezi için kullanılabilirler. Ancak trombositlerin agregasyonunu inhibe etmeleri nedeniyle hemostazı yavaşlatırlar ve kanama süresini uzatırlar. NSAİİ kullanan sağlıklı bireylerde kanama zamanı genellikle normal kanama zamanı aralığının üst sınırını geçmez. Antiagregan ilaçlar ve NSAİİ’lerin her ikisi de kanama zamanını uzatır. Yapılan literatür taraması sonucunda, antiagregan ilaçlar ile NSAİİ’lerin kanamaya etkileri arasında farklılık bulunmamıştır. Araştırmalar; perioperatif NSAİİ veya antiagregan kullanımının şiddetli kanama komplikasyonu riskini artırmadığını, oluşan kanamaların lokal hemostatik yöntemlerle iyi yönetilebilir nitelikte olduğunu göstermektedir.
Antiplatelet drugs inhibit the aggregation of platelets. With a reduced risk of thromboembolic events, they increase the risk of bleeding associated with surgical procedures. In patients who use antiplatelets, bleeding during and after oral surgery can be controlled by local hemostatic methods. Interruption of antiplatelet therapy increases the risk of thromboembolic events. For this reason, researchers find it unnecessary to interrupt antiplatelet drugs before oral surgery. Non-steroidal anti-inflammatory drugs (NSAIDs) have analgesic, antipyretic and antiinflammatory effects. They can be used for post-operative analgesia. However, they inhibit the aggregation of platelets so slow the hemostasis and prolong the duration of bleeding. In healthy individuals using NSAIDs, bleeding time generally does not exceed the upper limit of normal bleeding time interval. Both antiplatelet drugs and NSAIDs prolong bleeding time. As a result of the literature review, there was no difference between the effects of antiplatelet drugs and NSAIDs on bleeding. Surveys show that; perioperative NSAIDs or antiplatelet use does not increase the risk of severe bleeding complications and that bleeding is well manageable with local hemostatic methods.

OLGU RAPORU
20.
Mandibulada kompound odontoma ile ilişkili dev bir dentigeröz kist: Bir olgu sunumu
A giant mandibular dentigerous cyst associated with a compound odontoma: A case report
Sercan Küçükkurt, Hüseyin Can Tükel, Emre Barış
doi: 10.5505/yeditepe.2018.62533  Sayfalar 131 - 136 (87 kere görüntülendi)
Odontoma, benign neoplazmadan daha çok gelişimsel malformasyon (hamartom) olarak kabul edilen agresif olmayan ektomezenkimal bir tümör çeşididir. Dentigeröz kistler, sürmemiş bir diş kronuna eşlik eden iyi huylu odontojen kaynaklı kistlerdir. Dentigeröz kistlerin nadiren de odontoma ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Dentigeröz kistler uzun süre fark edilmezlerse, asemptomatik yapılarının etkisiyle büyük boyutlara ulaşabilirler. 53 yaşındaki bir erkek hasta sağ mandibular bölgede şişlik ile kliniğimize başvurdu. Klinik ve radyografik incelemelerde, sol ikinci premolar dişten mandibulanın sağ angulus bölgesine uzanan geniş bir radyolusent alan saptandı. Daha önce kistin tedavisi amacıyla iki farklı noktadan marsupyalizasyon işleminin denendiği ancak işlemin radyolusent sahada herhangi bir küçülme ya da iyileşmeye sebep olmadığına karar verilmesinin ardından hasta tarafımıza yönlendirildiği öğrenildi. Odontoma ile kistin enükleasyonu lokal anestezi ile derin sedasyon yardımıyla yapıldı. Ayrıca bölgedeki periodontal sorunlar ve mobilite gösteren dişler hastanın ilgili dişlere önerilen tedavi seçeneklerini reddetmesi üzerine çekildi. 2 yıllık takipte, kist bölgesindeki tam bir iyileşme gözlendi, nüks belirtisine rastlanmadı. Histopatolojik tanı, bölgede sürmemiş başka bir dişin de var olmamasına dayanarak odontoma ile ilişkili dentigeröz kist olarak konuldu. Bu vakada nadir görülen, kompound odontoma ile ilişkili dev boyutta dentigeröz kist olgusu rapor edilmektedir.
Odontoma is a non-aggressive ectomesenchymal tumor of unknown origin that are more considered developmental malformations (hamartomas) than benign neoplasms. Dentigerous cyst is an epithelium-lined sac enclosing the crown of an unerupted tooth. Occasionally, the dentigerous cyst is associated with odontoma. Dentigerous cysts that have not been noticed for a long time can reach huge sizes due to effect of their asymptomatic structure. A 53-year-old male referred to our department with swelling on his right mandibular region. Clinical and radiographic examination revealed an extensive radiolucency extending from left second premolar to right angle of mandibula. Previously marsupialization of the cyst was tried from two different location. However, as a result of the failure of the process the patient was referred to our department. Enucleation of the cyst with odontoma was done under local anesthesia with sedation. Also associated teeth were extracted which have periodontal problems and mobility. At the 2 years of follow up, there was a complete healing in cyst region and no recurrence. Histopathological examination revealed a dentigerous cyst associated with an odontoma that is because there was no any other unerupted tooth. The association of a huge dentigerous cyst with a compound odontoma makes this case rare and interesting.

21.
Ekstraoral fistül: Bir olgu sunumu
Extraoral fistula: A case report
Vasfiye Işık, Handan Ersev
doi: 10.5505/yeditepe.2018.19970  Sayfalar 137 - 140 (91 kere görüntülendi)
Odontojenik fistüller, pulpa nekrozuna bağlı olarak gelişen patolojik oluşumlardır. Fistülün intraoral veya ekstraoral bölgeye açılması dişin bulunduğu bölgeye, enflamasyon tarafından kortikal kemikte oluşan perforasyonun lokalizasyonuna bağlıdır. Özellikle ekstraoral fistüller deri lezyonları, tüberküloz, osteomiyelit gibi birçok farklı oluşumla karıştırılmakta ve bunun sonucunda hastalara etkisiz tedaviler uygulanabilmektedir. Bu olgu sunumu, alt çene kesici dişlerden kaynak aldığı tespit edilen ve çene ucu bölgesinden drene olan 2 adet ekstraoral fistül vakasının kök kanal tedavisi uygulamasının ardından 1 senelik takiplerini içermektedir.
Odontogenic fistulas are pathological occurrences due to pulp necrosis. Intraoral or extraoral opening of the fistula depends on the localization of the perforation in the cortical bone by inflammation. In particular, extraoral fistulas are confused with many different types of skin lesions, such as tuberculosis and osteomyelitis, resulting in ineffective treatment of the disease. This case report includes 1 year follow-up after root canal treatment with 2 extraoral fistula cases, which were found to have been obtained from lower jaw incisor teeth and were drained from the jaw area.



LookUs & Online Makale