Cilt No : 14 | Sayı : 2 | Yıl : 2018















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder
  
Yeditepe J Dent: 14 (1)
Cilt: 14  Sayı: 1 - 2018
Özetleri Gizle | << Geri
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Ortodonti kliniğine başvuran ebeveynlerin pediatrik uyku apnesi hakkındaki görüşleri ve bilgi düzeyleri
Knowledge and attitudes about pediatric sleep apnea among parents in an orthodontic clinic
Banu Sağlam Aydınatay, Müge Aksu, Tülin Taner
doi: 10.5505/yeditepe.2017.25744  Sayfalar 7 - 12 (290 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu kesitsel çalışmanın amacı ebeveynlerin pediatrik uyku apnesi ile ilgili bilgilerini ve ortodontistin bu hastalığın teşhis ve tedavisindeki yeri ile ilgili fikirlerini değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pediatrik uyku apnesi hakkındaki farkındalık ve görüşleri ölçmek üzere tasarlanmış bir anket, çocuklarının ortodontik tedavisi için bir üniversite ortodonti kliniğine başvuran uygun örneklem grubu ebeveynlere uygulandı. Elde edilen veriler ortalama ve sıklıkları içeren tanımlayıcı istatistikler ile analiz edildi. Demografik değişkenler ile sorgulanan bilgi maddeleri arasındaki korelasyonlar Pearson ki-kare testi kullanılarak incelendi.
BULGULAR: Anket toplam 260 ebeveyn tarafından cevaplandı. (Ortalama yaş: 40,7±6,6 yıl, 169 kadın, 91 erkek). Ebeveynlerin çoğu, diş hekimleri ve ortodontistlerin tıbbi hastalık riskleri yönünden çocuklarında değerlendirme yapmasının çok önemli olduğu görüşündeydi (sırasıyla %76,5 ve %76,2). Ebeveynler aynı zamanda ortodontistin çocuklarını uyku apnesi riski yönünden değerlendirmesini isteyeceklerini (%92,7) ve eğer ortodontist yönlendirirse uyku apnesi açısından değerlendirilmek üzere çocuklarını doktora götüreceklerini (%97,5) belirttiler. Çoğu ebeveyn pediatrik uyku apnesi hakkında temel düzeyde bir bilgiye sahip olmasına rağmen, bu hastalığın etyolojisi, semptomları, teşhisi, sonuçları ve tedavileri hakkında bilgileri yoktu. Artmış eğitim seviyesi, pediatrik uyku apnesi hakkındaki bilgi düzeyi ile anlamlı düzeyde ilişkiliydi (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçlar ortodonti kliniğine başvuran ebeveynlerin çocuklarının uyku apnesi yönünden incelenmesine olumlu baktığını göstermiştir. Ancak bilgi düzeylerinin düşüklüğü, ebeveynler arasında pediatrik uyku apnesi farkındalığını arttırmak için eğitsel yöntemlerin geliştirilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur.
INTRODUCTION: The purpose of this cross-sectional study was to assess parents' knowledge on pediatric sleep apnea and their attitudes regarding the role of the orthodontist in the diagnosis and management of sleep apnea.
METHODS: A questionnaire designed to evaluate awareness and views about pediatric sleep apnea was given to a convenience sample of parents visiting a university clinic for the orthodontic treatment of their children. Data were analyzed using descriptive statistics including means and frequencies. Pearson's chi-square statistics were used in order to determine the correlation between knowledge items questioned and demographic variables.
RESULTS: The survey was completed by 260 parents (mean age: 40.7±6.6 years, 169 female, 91 male). The majority of parents thought it was very important for dentists and orthodontists to identify increased risk for medical conditions (76.5% and 76.2%, respectively). The parents were also willing to have an orthodontist screen their child (92.7%) and they would accept a referral to a sleep specialist if suggested by the orthodontist (97.5%). Even though most of the parents had some basic knowledge about the disease, the majority did not know about the etiology, signs and symptoms, diagnosis, health consequences and treatment of pediatric sleep apnea. A higher educational level and knowledge about the disease showed a statistically significant relationship (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results showed that the parents are well-disposed towards chairside screening for sleep apnea in an orthodontic clinic. Low knowledge level showed the need of developing educational interventions aimed at optimizing pediatric sleep apnea knowledge among parents.

2.
Dört farklı irrigasyon tekniğinin süt dişi kök kanal tedavisi sırasında apikalden taşan debris miktarına etkisi
The effect of four irrigation techniques on the amount of apically extruded debris in pulpectomy of primary teeth
Burak Buldur, Arife Kapdan
doi: 10.5505/yeditepe.2017.58077  Sayfalar 13 - 18 (289 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu in-vitro çalışmanın amacı, dört farklı irrigasyon tekniği kullanılarak gerçekleştirilen süt dişi kök kanal tedavisi sırasında apikalden taşan debris miktarını karşılaştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Seksen insan süt ikinci molar dişlerinin kök kanalları, ProTaper Next rotary sistem kullanılarak prepare edildi ve rastgele 4 deney grubuna (n = 20) ayrıldı: grup I -EndoVac, grup II-manuel dinamik ajitasyon (MDA), grup III- Self- Adjusting File (SAF), ve grup IV- geleneksel şırınga irrigasyonu (GŞİ). İrrigasyon solüsyonu olarak bidistille su kullanıldı ve apikalden taşana debris önceden tartılmış Eppendof tüpleri içinde toplandı ve kurutuldu. İşlem öncesi ölçülen Ependorf tüplerinin ağırlığı, işlem sonrası değerinden çıkarılarak apikalden taşan debris miktarı hesaplandı. Veriler, ANOVA ve Bonferroni post hoc t-testi kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi (p=0.05).
BULGULAR: EndoVac ve SAF, istatiksel olarak anlamlı biçimde MDA ve GŞİ’na göre daha az debris taşımına neden olurken (p<0.05), EndoVac ve SAF arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p> 0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmanın sınırlamaları çerçevesinde, kullanılan tüm irrigayon sistenleri apikalden debris taşımına neden oldu. EndoVac ve SAF, MDA ve GŞİ’na göre daha az debris taşımına neden oldu.
INTRODUCTION: The aim of this in vitro study was to compare the amount of apically extruded debris of primary molar root canals during pulpectomy using four irrigation techniques.
METHODS: Root canals of eighty primary second molar teeth were instrumented using ProTaper Next rotary system and randomly divided into 4 experimental groups (n=20): group I –EndoVac, group II- manual dynamic agitation (MDA), group III- Self Adjusting File (SAF), and group IV- conventional needle irrigation (CNI). Bidistilled water was used as irrigant and the apically extruded debris was collected and dried in preweighed Eppendof tubes. Data were analyzed statistically using the ANOVA and the Bonferroni post hoc t-test (p=0.05).
RESULTS: EndoVac and SAF extruded significantly less debris than did MDA and CNI (p<0.05), while no statistically significant difference was found between EndoVac and SAF (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Within the limitations, all irrigation systems extruded debris. EndoVac and SAF extruded less debris compared with MDA and CNI.

3.
Kanal tedavisi gerektiren ve kanal tedavisi geçirmiş daimi dişlerin sıklığı ve dağılımının incelenmesi
Investigation of the frequency and distribution of teeth requiring endodontic treatment and endodontically treated teeth
Melek Taşsöker, Melike Güleç, Sevgi Özcan Şener
doi: 10.5505/yeditepe.2017.18480  Sayfalar 19 - 24 (195 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı daimi dişlerde kanal tedavisi sıklığının ve kanal tedavisi gerektiren daimi dişlerin dağılımının saptanmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya ilk muayene kliniğimize başvuran 775 hastadan (yaş aralığı: 16-80) 19800 diş dahil edilmiştir. Tüm hastalar kanal tedavisi geçirmiş ve gerekliliği olan dişlerin saptanması için, radyolojik ve klinik olarak muayene edilmiştir. Her hasta için yaş, cinsiyet, eğitim, yaşanılan yer, gelir düzeyi, diş fırçalama sıklığı ve diş hekimi ziyareti parametreleri kaydedilmiştir. Veriler ki-kare testi ile p<0.05 önemlilik düzeyinde analiz edilmiştir.
BULGULAR: 19800 dişte kanal tedavisi gereksinimi %3, kanal tedavisi görmüş dişlerin oranı %4'tür. Kanal tedavisi görmüş olma durumu, farklı yaş gruplarındaki bireylerde anlamlı fark göstermektedir (p<0.05). Cinsiyet, diş fırçalama ve diş hekimi ziyaret sıklığı ile endodontik tedavi gerekliliği arasında anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız Türk toplumunda kanal tedavisi konusunda epidemiyolojik bir bilgi sağlamaktadır. Bu veriler vatandaşların genel sağlık durumunun iyileştirilmesinde önemli bir adım teşkil edecek olan kamu diş sağlığı sorunlarının belirlenmesine yardımcı olacaktır.
INTRODUCTION: To determine the distribution and frequency of endodontic treatment and endodontic treatment requirement in permanent teeth.
METHODS: Of the 19800 teeth from 775 individuals (age range 16-80 years) were included in the study. All patients were examined clinically and radiologically to determine the teeth requiring endodontic treatment and endodontically treated teeth. For each case, information was collected in a questionnaire including age, gender, education, residence place, income level, frequency of tooth brushing and dental visit. Obtained data were statistically analyzed by using chi-square test with a significance level at p<0,05.
RESULTS: Out of 19800 teeth, the frequency of teeth requiring endodontic treatment and endodontically treated teeth was 3% and 4%, respectively. Presence of endodontic treatment showed statistical difference between age subgroups (p<0.05). Gender, frequency of tooth brushing and dental visit had effect on the endodontic treatment requirement (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study provides an epidemiological data about endodontic treatment in a Turkish population. Such datas will help to identify public dental health problems which will constitute an essential step in improving the general health status of the citizens of this country.

4.
Gömülü 3. molar dişlerin cerrahi çekimleri sonrası gönüllülerin kendi değerlendirdikleri VAS ödem skorlamalarının, hekim tarafından yüzde yapılan ödem ölçümleri ile korelasyonunun değerlendirilmesi
Evaluation of correlation between patients subjective VAS edema scores and surgeons measurement scores on face after surgical removal of ımpacted mandibular third molars
İbrahim Murat Afat, Emine Tuna Akdoğan, Onur Gönül, Mehmet Kamil Göker
doi: 10.5505/yeditepe.2017.72792  Sayfalar 25 - 30 (224 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı gömülü 3. molar dişlerin cerrahi çekimi sonrası yüzde oluşan ödemi ölçmek amacıyla en sık kullanılan yöntem olan katlanabilir cetvelle hekim tarafından yüzde yapılan iki sabit nokta arası mesafe ölçümleri ile hastanın ayna karsısında VAS ödem skalası yardımıyla kendisinin yaptığı sübjektif skorlama arasındaki korelasyonu değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimize gömülü alt yirmi yaş dişlerinin çekilmesi talebiyle başvuran hastalar arasından çalışmaya dahil edilme kriterlerine uygun olan 60 hasta dahil edildi. Yüzde oluşacak ödemin takibi amacıyla Tragus-Pogonion arası, Tragus-Labial Commissure arası, Angulus Mandibula-Lateral Canthus arası mesafeler preoperatif, postoperatif 2.gün ve 7.gün ölçülüp kaydedildi. Bu ölçümlere ek olarak hastalar verilen form üzerindeki açıklamalı VAS ödem skalası yardımıyla postoperatif şişlik ve fonksiyon kaybı değerlendiridi.
BULGULAR: 2.gün VAS ödem skoru ile preoperatif ölçüme göre 2.gün tragus-pogonion arası mesafesinde görülen artış miktarı arasında pozitif yönlü, % 28.2 düzeyinde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p: 0.029; p<0.05). 7.gün VAS ödem skoru ile 7.gün Tragus-Labial Commissure arası mesafesinde görülen artış miktarı arasında pozitif yönlü, % 28.7 düzeyinde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p: 0.026; p<0.05). 2.gün VAS ödem skoru ile preoperatif ölçüme göre 2.gün ağız açıklığında görülen düşüş miktarı arasında pozitif yönlü, % 30.8 düzeyinde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktadır (p: 0.017; p<0.05). Diğer ölçümler ile ilgili günlerin VAS Ödem skalası skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde tarif edilen diğer ödem değerlendirme tekniklerine ek olarak kullanıldığı taktirde; VAS ödem skalasının postoperatif dönemde ödem ve trismus miktarını değerlendirmek amacıyla herhangi bir ek maliyet yaratmadan elde edilen verilere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the correlation between two point distance measurements achieved by surgeon on patients face with foldable ruler, which is the most commonly used method, and the subjective scoring done by the patient with the help of the VAS edema scale.
METHODS: Sixty patients were included in the study, who were admitted to our clinic with the request of extraction of wisdom teeth. In order to evaluate postoperative edema, the distances between Tragus-Pogonion, Tragus-Labial Commissure, Angulus Mandibula-Lateral Canthus were measured preoperatively, postoperative 2nd day and 7th day. In addition to these measurements, patients assessed postoperative swelling and loss of function themselves with the help of the VAS edema scale.
RESULTS: There was a statistically significant correlation (28.2%) between the 2nd day VAS edema score and the edema level seen in 2nd day in Tragus-Pogonion measurements (p: 0.029; p<0.05). There was a statistically significant correlation (28.7%) between the 7nd day VAS edema score and the edema seen in 7nd day in Tragus-Labial Commissure measurements (p: 0.026; p<0.05). There was a statistically significant correlation (%30.8) between the 2nd day VAS edema score and the trismus level seen in 2nd day (p: 0.017; p<0.05). No statistically significant relationship was observed between the VAS edema scale scores and surgeon’s measurement scores at the other assessment times.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a conclusion, if used as an addition to other edema assessment techniques described in the literature, VAS edema scales will contribute to the data obtained, without any additional cost, in order to evaluate the amount of edema and trismus seen in postoperative period.

5.
Tam protez kullanan hastalarda pozitif radyoopak bulguların incelenmesi
Evaluation of positive radioopaque radiological findings in patients using complete prosthesis
Fatih Cabbar, Nevzat Sezer Işıksaçan, Muammer Çağrı Burdurlu, Ceyda Özçakır Tomruk
doi: 10.5505/yeditepe.2017.58066  Sayfalar 31 - 34 (190 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, en az bir çenede dişsiz olan hastaların radyoopak radyografik bulgularının sıklığını ve lokalizasyonunu belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 2007 ile 2017 arasında çekilen panaromik radyografiler dahil edildi. Kalan kök parçaları, gömük dişler ve lokalize sklerotik kemik oluşumuna bağlı radyoopasiteler ve bunların lokalizasyonu gibi panoramik bulgular için radyografiler dört araştırmacı tarafından incelendi. Sonuçlar demografik ve sistemik anamnez verileri ile birlikte değerlendirildi.
BULGULAR: Pozitif radyoopak bulgular 107 hastada (43 erkek (40.18%), 64 kadın (59.82%)) karşılaşıldı. Bu sonuçlara göre 71 adet diş kökü, 30 gömük diş ve 6 radyopasite gözlenmiştir. Cinsiyet ve Yaş ile anlamlı sonuç bulunmadı (p>0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dişsiz çenelerin rutin olarak panoramik muayenesi, planlama yapılmasından ve protezlerin tamamlanmasından önce tedavi gerektiren gömük dişleri, kalan kökleri ve radyoopasiteleri teşhis etmek için faydalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to determine the frequency and localization of the significant radiopaque radiographic findings of patients who edentulous at least one jaw.
METHODS: Panoramic radiographs between 2007 and 2017 were scanned. The radiographs were examined by four investigators; retained root fragments, impacted teeth and radioopacities associated with localized sclerotic bone formation and their localization. Demographic and systemic conditions were also recorded.
RESULTS: Panoramic radiographs from 1391 patients were included in the survey (605 men, 786 women). Positive radioopaque radiographic findings were faced in 107 patients (43 men (40.18%), 64 women (59.82%)). 71 retained root fragment, 30 impacted teeth and 6 radioopacities were founded. There was no significant relation with age and sex (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Routine panoramic examination of the edentulous jaws is valuable to diagnose impacted teeth, retained roots and radioopacities that may require treatment before planning and construction of complete dentures.

6.
Farklı asidik içeceklerin restoratif materyallerin yüzey sertliklerine olan etkilerinin in-vitro olarak değerlendirilmesi
An in vitro evaluation of the effects of different acidic beverages on the surface hardness of restorative materials
Ebru Uslu Cender, Eda Güler
doi: 10.5505/yeditepe.2017.71473  Sayfalar 35 - 42 (205 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı; farklı asidik içeceklerin kliniklerimizde sıkça kullanılan restoratif materyallerin yüzey sertlikleri üzerine etkilerini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada asidik içecekler olarak kola, vişne suyu, elma suyu, enerji içeceği ve portakal suyu; restoratif materyal olarak ise iki adet kompozit rezin (Filtek Silorane, Filtek Z-550), bir adet akışkan kompozit (Filtek Ultimate Flowable), bir adet kompomer (Dyract Extra) ve bir adet rezin modifiye cam iyonomer (Fuji II LC) kullanıldı. Başlangıç yüzey sertlik değerleri Barcol yüzey sertlik ölçüm metodu ile ölçüldükten sonra her bir örnek 1 ay boyunca toplam 10 döngü olmak üzere; 5 sn asidik içecek, 5 sn yapay tükürükte bekletildi. Kontrol grubu, örnekler döngüye tabi tutulmaksızın yapay tükürük içerisinde saklandı. 1 ayın sonunda restoratif materyallerin yüzey sertlikleri tekrar ölçüldü. İstatistiksel değerlendirme “Tekrarlanan Ölçümlü Varyans Analizi” ve “Tukey çoklu karşılaştırma testi” ile yapıldı.
BULGULAR: Restoratif materyaller asidik içecekten etkilenmiştir. Deneyde kullanılan sıvılardan yapay tükürük dışındaki sıvılar, kullanılan materyallerin yüzey sertlik değerleri üzerinde istatistiksel olarak benzer etki göstermiştir (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan içecekler, incelenen restoratif materyallerin yüzey sertliklerini farklı şekillerde etkilemişlerdir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to examine the effects of different acidic beverages on the surface hardness of restorative materials which are frequently used in clinical practices.
METHODS: In this study, cola, sour cherry juice, apple juice, energy drink and orange juice were used as acidic beverages while two composite resins (Filtek Silorane, Filtek Z-550), one flowable composite (Filtek Ultimate Flowable), one compomer (Dyract Extra) and one resin modified glass ionomer (Fuji II LC) served as restorative materials to be tested. After measuring the initial surface hardness of the samples with Barcol surface hardness tester, each sample was put into acidic beverage for five seconds after which they were placed in artificial saliva for five seconds. This cycle was repeated ten times daily for one month. The control group was stored in the artificial saliva without any exposure to this cycle. At the end of the one-month-period, surface hardness of the restorative materials were measured again. Statistical analysis used: “Repeated Measures Analysis of Variance” and “Tukey’s Multiple Range Test” were used for statistical analysis.
RESULTS: The restorative materials were affected by the acidic beverages. The liquids used in the study, except the artificial saliva, had statistically similar effects on the surface hardness values of the materials used (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In conclusion, the beverages used in this study affected the surface hardness of the restorative materials investigated differently.

7.
Farklı ışınlama mesafelerinin ve seramik materyallerinin rezin simanın yüzey sertliği üzerine etkisinin incelenmesi
The effect of different distance of curing light and ceramic materials on microhardness of the resin
Ayşe Atay, Işıl Gürdal, Simge Taşın, Özlem Kara, Aslıhan Üşümez
doi: 10.5505/yeditepe.2017.84856  Sayfalar 43 - 50 (206 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, ışık kaynağı ile seramik materyalleri arasındaki farklı ışınlama mesafelerinin kullanılan rezin simanın yüzey sertliğine etkisinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Dual-cure rezin siman (NX3, Kerr), lityum disilikat press seramik (IPS e.max Press (EP)) veya 3 farklı CAD/CAM materyali (Lava Ultimate (LU), e.max CAD (EC), Vita Suprinity (VS)) ile dentin yüzeyi arasında, LED ışık cihazı kullanılarak 10 sn boyunca 0, 3 ve 6 mm mesafelerden polimerize edildi (n=10). Örneklerin Vickers sertlik değerleri, polimerizasyondan hemen sonra ve karanlık ortamda, 37°C’de 24 saat distile suda bekletildikten sonra yapıldı. Her örneğin alt ve üst yüzeylerinden üç noktadan ölçüm yapıldı. Verilerin analizi ANOVA ile yapıldı. Çoklu karşılaştırmalar için Bonferroni testi kullanıldı (p<0,05).
BULGULAR: LU örneklerin altındaki rezin simanın sertlik değerleri, diğer materyallere oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Tüm gruplarda alt yüzeyin sertlik değerleri üst yüzeye göre anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,05). Işık kaynağı - seramik arası mesafenin 0 mm olduğu grupların sertlik değerleri, 3 ve 6 mm olan gruplara göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,05). 24 saat sonraki ölçümlerde elde edilen sertlik değerleri, polimerzasondan hemen sonra yapılan ölçümlerdeki değerlere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yeterli polimerizasyon elde edebilmek için kullanılan seramik materyalinin ve ışık kaynağı ile mesafesinin önemli faktörler olduğu sonucuna varıldı.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effect of different curing distances and ceramic materials on the microhardness of dual-cured resin cement.
METHODS: The dual-cured resin cement (NX3, Kerr) was polymerized between between lithium disilicate based pressed ceramic (IPS e.max Press (EP)), or three different CAD/CAM materials (Lava Ultimate (LU), e.max CAD (EC), Vita Suprinity (VS)) and a dentine surface with a LED light source from 0, 3 or 6 mm distances for 10 seconds (n=10). The Vickers microhardness (VH) values were recorded immediately after polymerization and after storage at dark in distilled water (24 h/37°C). Three indentations were made both on the top and the bottom surface of each specimen. ANOVA was used to analyse the data. Bonferroni test was used to perform multiple comparisons (p<0.05).
RESULTS: The resin cements under the LU specimens have significantly higher VH values compared to the other materials (p<0.05). The bottom surfaces have significantly lower hardness values for all ceramic materials (p<0.05). The VH value of 0 mm curing tip-ceramic distance was significantly higher than the groups of 3 and 6 mm distances (p<0.05). Microhardness values were significantly higher after 24 hours than immediate measurement (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ceramic material and the curing tip-ceramic distance are important factors to be considered for obtaining adequate polymerization.

8.
Karadeniz bölgesinde bir grup çocukta diş yaşı tespitinde Nolla yönteminin geçerliliğinin değerlendirilmesi
Assessment of validity of Nolla method for dental age estimation a group of children in the Black Sea region
Zerrin Ünal Erzurumlu, Çigdem Güler
doi: 10.5505/yeditepe.2017.54154  Sayfalar 51 - 54 (203 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Yaş tespiti adli bilimlerde artan bir öneme sahiptir. Büyüme ve gelişimin değerlendirilmesi için kilo, boy, kronolojik yaş, iskelet yaşı, menarş yaşı ve diş yaşı kullanılabilir. Çeşitli yöntemler kullanılarak diş yaşı tespiti yapılabilir. Bu çalışmanın amacı Karadeniz Bölgesindeki bir grup çocukta diş yaşı tespitinde Nolla yönteminin geçerliliğinin değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada 4-16 yaş arasındaki 260 çocuğa ait panoramik radyograf retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Dental gelişim Nolla tarafından önerilen skalaya göre değerlendirilmiştir. Kronolojik yaş ve diş yaşı arasındaki uyum istatistiksel olarak t testi ile analiz edilmiştir.
BULGULAR: Hem kız hem de erkek çocuklarda, kronolojik yaş ve diş yaşı arasındaki fark karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0,05). Farklılık kız çocuklarında 13, erkek çocuklarında ise 7, 9, 13, 14 ve 15 yaşlarında tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Nolla yöntemi ile diş yaşı tespiti Karadeniz Bölgesinde bir grup çocukta, kızlarda 13 ve erkeklerde 7, 9, 13, 14 ve 15 yaşlar hariç geçerlidir.
INTRODUCTION: Age determination has become increasingly important in forensic science. Weight, height, chronological age, skeletal age, menarche age and dental age can be used for evaluation of growth and development. Dental age can be determined by various methods. The aim of this study was to evaluate the validity of the Nolla method for dental age estimation in a group of children in Black SeaRegion.
METHODS: Panoramic radiograph of 260 children between 4-16 years of age were evaluated retrospectively in this study. Dental maturity was evaluated according to the stages proposed by Nolla. The correlation between the chronological anddental age was analyzed by statistically t-test.
RESULTS: When comparing chronological age with dental age determined by Nolla method, significant difference was found between age groups in both girls and boys (p<0.05). This differences were detected 13 age for girls and 7, 9, 13, 14, and 15 ages for boys.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Nolla method for dental age estimation is suitable for a group of children in the Black Sea Region except 7, 9, 13, 14 and 15 ages for boys and 13 age for girls.

9.
Periodontoloji anabilim dalı öğrenci kliniğinde 2012-2014 yıllarında tedavi edilen hastaların periodontal ve sistemik durumları
Periodontal and systemic health conditions of the patients treated in the student clinic of department of periodontology betweeen the years 2012-2014
Sinem Demir Kodalak, Hafize Öztürk Özener, Ömer Birkan Ağralı, Hatice Selin Yıldırım, Leyla Kuru
doi: 10.5505/yeditepe.2017.25733  Sayfalar 55 - 62 (218 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu kesitsel retrospektif çalışmada, 2012 ila 2014 yılları arasında Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı öğrenci kliniğinde başlangıç periodontal tedavileri yapılan hastaların periodontal ve sistemik durumları ile kişisel alışkanlıklarının değerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya dahil edilen 4050 bireyin hasta kartlarındaki demografik, sistemik ve dental anamnez bilgilerinden yararlanıldı; anamnez, kişisel alışkanlıklar (sigara kullanımı, diş fırçalama), hastaların radyografik ve klinik muayeneleri sonucunda teşhis edilen periodontal hastalık durumları belirlendi. Cinsiyetlerine (kadın, erkek) ve periodontal hastalık durumlarına (gingivitis, kronik periodontitis, agresif periodontitis) göre oluşturulan gruplar, sigara kullanımı, diş fırçalama alışkanlığı, plak indeks, gingival indeks, sondalama derinliği gibi periodontal klinik parametreler, diabetes mellitus, hipertansiyon, kalp ve damar hastalığı açısından karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel analizleri SPSS 15.0 paket programı kullanılarak yapıldı.
BULGULAR: Yaş ortalaması 40.84±14.05 populasyonun %56.5’i kadın ve %44.5’i erkeklerden oluşuyordu. Diş fırçalama sıklığı kadın hastalarda daha fazla iken (p<0.05), erkek hastalarda sigara kullanımı ve tüm periodontal klinik parametrelerin daha yüksek olduğu (p<0.05) ancak periodontal hastalık, diabetes mellitus, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları bakımından cinsiyetler arasında fark görülmediği (p>0.05) tespit edildi. Periodontal hastalık gruplarında cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, periodontal klinik parametreler, diabetes mellitus, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Toplam 4050 bireye ait klinik ve demografik verilerin analizi ile gerçekleştirilen bu çalışmada, sistemik hastalık ve durumlar ile kişisel alışkanlıkların periodontal sağlığa olan etkisi ve özellikle diabetes mellitus, hipertansiyon, kalp ve damar hastalıkları ile periodontitisin ilişkisi ortaya konulmuştur.
INTRODUCTION: In this retrospective cross-sectional epidemiologic study, it is aimed to assess systemic and periodontal health condition and individual habits of patients treated by undergraduate students in the clinic of Periodontology Department of the Faculty of Dentistry, Marmara University between years 2012-2014.
METHODS: Systemic and dental records were collected from 4050 subjects along with their individual habits and diagnosis of periodontal disease. The patients were divided into groups according to gender (female, male) and periodontal disease condition (gingivitis, chronic periodontitis, aggressive periodontitis), and intergroup comprasions were carried out for smoking and tooth-brushing habits, periodontal clinical parameters (plaque index, gingival index and probing depth) and systemic diseases including diabetes mellitus, hypertension and cardiovascular disease. Statistical analyses were performed using SPSS 15.0 program.
RESULTS: Mean age of the study population (56.5% female, 44.5% male) was 40.84±14.05 years. While tooth-brushing habit was better in females (p<0.05), smoking and periodontal clinical parameters were higher in males (p<0.05). No significant differences were observed between females and males regarding periodontal disease, diabetes mellitus, hypertension, cardiovascular disease. There were statistically significant differences in gender, age, smoking, periodontal clinical parameters, diabetes mellitus, hypertension and cardiovascular disease among different periodontal disease groups (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Analysis of records of 4050 individuals revealed that systemic diseases and conditions may effect periodontal health, and interactions between periodontitis and systemic diseases, particularly diabetes mellitus, hypertension, cardiovascular disease are evident.

OLGU RAPORU
10.
Alt çene kanin dişinin periapikal enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen servikal nekrotizan fasiit
Cervical necrotizing fasciitis due to periapical infection of the mandibular canine tooth
Senem Yıldırımtürk, Eren Yılmaz, Beldan Polat, Bora Başaran, Yiğit Şirin
doi: 10.5505/yeditepe.2017.38258  Sayfalar 63 - 66 (169 kere görüntülendi)
Nekrotizan fasiit (NF) nadir olarak görülen ve derin dermis tabakası, cilt altı dokular ve fasiyal planları tutan ciddi bir enfeksiyondur. NF ağırlıklı olarak ekstremitelerde, perineal bölgede ve karın duvarında oluşum gösterir. Boyun bölgesinde görülen ve çok hızlı bir şekilde yayılan enfeksiyona Servikal NF (SNF) adı verilir. SNF kılcal damarların trombozisine, yüzeyel sinirlerin tahribatına ve cilt nekrozuna neden olur. SNF nin en sık görülme nedeni alt büyük azı dişlerinin periapikal enfeksiyonudur. SNF görülen hastaların büyük bir çoğunluğunda altta yatan sistemik hastalık diabetes mellitustur (DM). Fizik muayene bulguları, laboratuar testleri, radyografik değerlendirmeye dayalı erken teşhis ve uygun cerrahi müdahale morbidite ve mortaliteyi azaltmada önem taşır. SNF nin başlangıç tedavisi acil hastane yatışı, hemodinamiğin ve solunumun değerlendirilmesi, yüksek doz geniş spektrumlu intravenöz antibiyotik tedavisi, nekrotik dokuların cerrahi debridmanı ve beslenme desteğini içermelidir. Bu olgu raporunda; kontrolsüz DM si olan hastada alt kanin dişin periapikal enfeksiyonundan kaynaklanan SNF olgusu bildirilmiş ve bu letal durumun klinik özelliklerine vurgu yapılmıştır.
The infection of the cervical region is called Cervical NF (CNF) which can spread rapidly along the fascial planes to other regions of the neck. It may lead to the thrombosis, destruction of the superficial nerves and skin necrosis. Odontogenic infections of mandibular molars are the most common causes for CNF. More than half of the patients with CNF have diabetes mellitus (DM) as an underlying systemic disease. Early diagnosis based on physical examination, laboratory tests and radiographic evaluation, as well as appropriate surgical management are critical in reducing morbidity and mortality. Initial treatment of CNF should include immediate hospitalization, hemodynamic and respiratory evaluation, effective high dose broad spectrum intravenous antibiotic therapy, surgical debridement of necrotic tissue and nutritional support. The aim of this report is to present a rare case of CNF originating from an infected mandibular canine in a patient with uncontrolled DM with special emphasis to the clinical characteristics of this lethal condition.

11.
Yanakta bilateral olarak görülen multipl miliyer osteoma kutis: vaka raporu
Bilateral multiple miliary osteoma cutis of the cheek: A Case report
Melih Özdede, İlkay Peker, Meryem Toraman Alkurt, Özlem Üçok
doi: 10.5505/yeditepe.2017.75047  Sayfalar 67 - 70 (218 kere görüntülendi)
Osteoma kutis, deride nadir olarak görülen bir yumuşak doku ossifikasyonudur. Radyografik olarak; iyi sınırlı, donut benzeri radyoopasiteler şeklinde izlenir. Çoğunlukla uzun süreli akne, skar veya kronik inflamatuvar dermatoz sonucunda ortaya çıkar. Kadınlarda sıklıkla yüz bölgesinde çok sayıda görülen lezyonlar ‘multipl miliyer osteoma kutis’ olarak adlandırılır. Bu vaka raporununda, bir kadın hastanın yanak bölgesinde bilateral olarak izlenen ‘multipl miliyer osteoma kutis’ vakasının klinik ve radyografik bulguları değerlendirilmiştir. Altmış iki yaşındaki kadın hasta kliniğimize dental şikâyetleri nedeniyle başvurdu. Ekstraoral muayenede, yüz bölgesinde, 1-2 mm boyutlarında, yaygın kahverengi-sarı renkte maküler lezyonlar ve sol yanakta yüzeyden kabarık, yaklaşık 4-5 mm boyutunda, açık kahverengi bir nevus görüldü. Periapikal radyografik görüntüsünde sol yanak yumuşak doku bölgesinde, çok sayıda, milimetrik boyutta, iyi sınırlı radyoopasiteler görüldü. Bilateral yanak bölgesinden, ışınlama süresi yarıya indirilerek periapikal radyografi görüntüleri elde edildi ve çok sayıda küçük radyoopasiteler izlendi. Klinik ve radyografik bulgulara dayanarak ‘multipl miliyer osteoma kutis’ tanısı konuldu. Estetik şikâyeti olmaması nedeniyle hastaya herhangi bir tedavi uygulanmadı, bilgi verildi ve takibe alındı. Multiple miliyer osteoma kutis çeşitli hastalıklarla ilişkili olabilir. Diş hekimleri, nadir görülen bu hastalıktan haberdar olmalı ve gerekli durumlarda, medikal konsültasyon yaparak tedavi için hastalarını yönlendirmelidir.
Osteoma cutis is a rare soft tissue ossification of the skin. Radiographically, it is seen as well-defined, donut-like radiopasites. It often occurs as a result of long-term acne, scarring or chronic inflammatory dermatosis. The lesions commonly occur in the face of women and called as 'multiple miliary osteoma cutis'. In this case report, clinical and radiographic findings of bilateral 'multiple miliary osteoma cutis' in the cheek a female patient were evaluated. A 62-year-old woman admitted to our clinic due to dental complaints. Extraoral examination revealed diffuse brown-yellow colored, 1-2mm sized macular lesions on the face, and a 4-5 mm sized pale brown nevus on the left cheek. The periapical radiographic image showed multiple millimetric sized, well-defined radiopacities on the left cheek soft tissue region. The periapical radiographs were obtained from bilateral cheek area and multiple small radiopacities were observed. The patient was diagnosed as multiple miliary osteoma cutis based on clinical and radiographic findings. Because the patient had no esthetic complaint, no treatment was applied, she was informed and followed up. Multiple miliary osteoma cutis may be related with several diseases. Dentists should be aware of this rare disease and should refer their patients for medical consultation and treatment, where necessary.

DERLEME
12.
Temporomandibular bozuklukların tedavileri
Treatments of temporomandibular disorders
Mehmet Yaltırık, Alen Palancıoglu, Cevet Tugrul Turgut, Meltem Koray
doi: 10.5505/yeditepe.2017.83997  Sayfalar 71 - 80 (261 kere görüntülendi)
Temporomandibular Eklem (TME), mandibular kemik ve kafa tası arasında ikiz eklem oluşturmasından dolayı çok özel bir yapıya sahiptir. Temporomandibular bozukluklar (TMB) internal disk düzensizliklerinden osteoartrite kadar değişik gosterebilir. Mekanik sebepler TMB’nin nedenleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. TMB gelişiminde pek çok faktör etkilidir. En çok gözlenen etyolojik faktörlerden birisi oklüzyon bozukluğudur. Maksilla veya mandibuladaki posterior diş kayıpları da unilateral veya bilateral temporomandibular eklemde düzensizlik ve kas disfonksiyonu ile sonuçlanır. Travma da diğer sık gözlenen tmd faktörüdür. TME bozuklukları, çok farklı bilim dallarını ilgilendirmektedir. Bu nedenle TME sorunlarında fizik tedavi, dişhekimliği, plastik cerrahi, psikiyatri ve bazen nöroloji bilim dallarının multidisipliner yaklaşımının önemi büyüktür. TME sorunlarında, hasta eğitimi, terapötik egzersizler, manuel tedavi metodları, fizik tedavi ajanları, davranışsal tedaviler, nonsteroidal antienflamatuar ilaçlar (NSAİ), kas gevşeticiler, antidepresanlar, anti-psikotikler, anksiyolitikler, antiepileptikler, çeşitli enjeksiyon uygulamaları ve cerrahi tedavi yöntemleri tek tek yada kombine halde uygulanabilmektedir.
Temporomandibular Joint (TMJ) has a very special structure due to the formation of twin joints between the mandibular bone and the skull. Temporomandibular disorders (TMD) can vary from internal disc disorders to osteoarthritis. Mechanical reasons play an important role among the causes of TMD. Many factors influence the development of TMD. One of the most common etiologic factors is occlusion disorder. Posterior tooth loss in maxilla or mandible also results in unilateral or bilateral temporomandibular joint irregularity and muscle dysfunction. Trauma is another frequent tmd factor. Disorders of TMJ are related to many different sciences. For this reason, the importance of multidisciplinary approach to physical therapy, dentistry, plastic surgery, psychiatry and sometimes neurology is a big issue for TMJ problems. In the TMD problems, the patient's education, therapeutic exercises, manual therapy methods, physical therapy agents, behavioral therapies, nonsteroidal antiinflammatory drugs (NSAID), muscle relaxants, antidepressants, anti-psychotics, anxiolytics, antiepileptics, various injection applications, can be applied in combination.

13.
Dental implantlarda stabilite ölçüm yöntemleri
The methods of dental implant stability measurement
Gökçe Doğar, Ayşe Koçak Büyükdere
doi: 10.5505/yeditepe.2017.36855  Sayfalar 81 - 86 (210 kere görüntülendi)
Dental implant stabilitesi, kemik ve yüklenmiş implant yüzeyi arasındaki yapısal ve fonksiyonel bağlantının sağlandığı başarılı bir osseointegrasyon ile gerçekleştirilir ve başarılı klinik sonuçların elde edilmesi için gereklidir. Bu nedenle implant stabilitesinin ölçümü, osseointegrasyonun başarısını değerlendirmede önemli bir yöntemdir. İmplant stabilitesi; primer ve sekonder olmak üzere iki aşamada gerçekleşmektedir. Primer stabilite, implant ve kortikal kemik arasındaki mekanik bağlantı sonucunda oluşmaktadır ve implantın yerleştirildiği kemiğin miktarı ve kalitesi, uygulanan cerrahi teknik, implantın boy, çap ve şekli gibi faktörlerden etkilenmektedir. Sekonder stabilite, implant yerleşimi sonrasında, implant çevresinde kemik ve yumuşak dokunun rejenerasyonu ve remodelingi ile gelişmektedir. Fonksiyonel yüklemenin zamanı sekonder stabilite ile ilgilidir. Bu nedenle çeşitli zamanlarda implant stabilitesinin miktarını belirlemek ve uzun dönem prognozunu tahmin edebilmek için implant stabilitesinin ölçümü temel alınmalıdır. Son zamanlarda implant stabilitesini belirlemek için çeşitli diagnostik analiz yöntemleri önerilmiştir. Bu yöntemlerden bazıları, gerek klinik uygulama zorluğu ve etik nedenler gerekse güvenilir diagnostik veri sağlamadaki yetersizlikleri sebebi ile terkedilmiştir. Bu derlemede dental implantların uzun dönem sağkalım ve başarı değerlendirmesi için gerekli olan implant stabilitesinin belirlenmesinde kullanılan çeşitli yöntemlerden ve bu yöntemlerin klinik kullanımlarından bahsedilecektir.
Implant stability is a key factor for successful osseointegration, which has been sighted as a direct structural and functional connection existing between bone and the surface of a load-carrying implant. Achievement of implant stability is preliminary for successful clinical outcome. Therefore, measuring the implant stability is an important method for evaluating the success of an implant. Implant stability is achieved at two different stages: primary and secondary. Primary stability of an implant comes from mechanical connection with cortical bone. It is affected by the quantity and quality of bone that the implant is inserted into, surgical procedure, length, diameter, and form of the implant. Secondary stability is developed from regeneration and remodeling of the bone and tissue around the implant after insertion. The time of functional loading is dependent upon the secondary stability. It is, therefore, of an utmost importance to be able to quantify implant stability at various time points and to provide a long term prognosis based on the measured implant stability. Presently, various diagnostic methods have been suggested to identify implant stability. Some of these methods are not in use because of their both clinical application difficulty and conflict of ethical values and poor diagnostic data. This review focused on the various methods for evaluating of the dental implant stability and the clinical practice of these methods which is important for the long-term success and survival rates of the dental implants.

14.
Resistinin kronik periodontitisteki rolü
Role of resistin in chronic periodontitis
Yaprak Kalkan, Başak Doğan
doi: 10.5505/yeditepe.2017.25338  Sayfalar 87 - 93 (197 kere görüntülendi)
Günümüzde adipoz doku metabolik açıdan aktif ve kompleks bir organ olarak görülmektedir. Sisteinden zengin protein ailesine ait olan resistin gibi birçok bioaktif molekül salgılamaktadır. Kemirgenlerde beyaz yağ dokusundan salgılanırken, insanlarda yağ dokusuyla birlikte bağışıklık kabiliyeti olan mononükleer hücreler tarafından da eksprese edilmektedir. Resistin ismi “resist insulin”den türetilmiş ve insülin direncinin uyarılması anlamına gelmektedir. Resistin ilk olarak 2001 yılında antidiyabetik ilaçların gen ekspresyonuna olan etkisi araştırılırken keşfedilmiştir. İnsülin, glukoz, birçok sitokin ve antidiyabetik bir ilaç olan tiazolidinedionların resistin gen ekspresyonunun düzenleyecisi olduğu ortaya konmuştur. Araştırmalar, artmış resistin düzeylerinin; insülin direnci, obezite ve tip 2 diabetes mellitus (T2DM) gelişimi ile ilişkili olduğunu düşündürmüştür. Kronik periodontitis (KP) varlığında, periodontal dokularda yıkıma sebep olan proenflamatuvar sitokinler resistinin salgılanmasından ve pozitif feedback mekanizmasından sorumludur. Resistinin, KP ve T2DM arasındaki ilişkiyi açıklayabilecek bir molekül olabileceğinin düşünülmesinin yanı sıra kısıtlı sayıda yapılan çalışmalarla KP ve T2DM gibi kronik enflamatuvar hastalıklarla resistin seviyesi arasında doğrudan bir neden sonuç ilişkisi kurabilmek henüz mümkün değildir. Bu derlemede, resistinin yapısına yönelik çalışmalarla beraber KP’de resistin seviyesinin incelendiği araştırmalar detaylı olarak ele alınacaktır.
Today adipose tissue is seen as a metabolically active and complex organ. It secretes a variety of bioactive substances such as resistin which is belonging to a cycteine-rich protein family. It is expressed in white adipose tissues in rodents and synthesized predominantly by immun cells such as mononuclear both within and outside adipose tissue in humans. Resistin derived its name from inducing insulin resistance (resist-in). Resistin was first discovered in 2001 when investigating the effect of antidiabetic drugs on resistin gene expression. Insulin, glucose, many cytokines and anti-diabetic thiazolidinediones are regulators of resistin gene expression. Studies suggest that increased resistin levels can be associated with the development of insulin resistance, obesity and type 2 diabetes mellitus (T2DM). In the presence of chronic periodontitis (CP), proinflammatory cytokines that cause destruction in periodontal tissues are responsible for the secretion of resistin and positive feedback mechanisms. Resistin would be one of the molecular links connecting CP and T2DM. But it is not yet possible to establish a direct causeand- effect relationship between resistin levels and chronic inflammatory diseases such as CP and T2DM. In this review, studies on resistin level in CP will be discussed in detail.



LookUs & Online Makale