Cilt No : 13 | Sayı : 2 | Yıl : 2017















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Online Makale Gönder
  
Yeditepe J Dent: 13 (1)
Cilt: 13  Sayı: 1 - 2017
Özetleri Gizle | << Geri
ÖZGÜN ARAŞTIRMA
1.
Farklı enstrümentasyon sistemleri kullanılarak yapılan kök kanal preparasyonu sırasında apikalden taşan debris miktarının değerlendirilmesi
Evaluation of different instrumentation systems for apical extrusion of debris
Recai Zan, Hüseyin Sinan Topçuoğlu, İhsan Hubbezoğlu, Jale Tanalp, Meriç Karapınar Kazandağ
doi: 10.5505/yeditepe.2017.40085  Sayfalar 7 - 12 (358 kere görüntülendi)
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Protaper Gold (PTG; Dentsply Maillefer, Ballaigues, Switzerland), WaveOne Gold (WOG; Dentsply Maillefer), One Shape New Generation (OSNG; MicroMega, Besancon, France), Twisted File Adaptive (TFA; SybronEndo, Orange, CA, USA), and K3XF (SybronEndo) nikel-titanyum enstrümantasyon sistemleri ile preparasyon boyunca apikalden taşan debris miktarını araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Yetmiş beş insan tek köklü mandibular premolar diş rastgele olarak 5 gruba ayrılmıştır (n=15). Kök kanalları PTG, WOG, OSNG, TFA, ve K3XF eğeleri kullanılarak üreticinin talimatlarına göre prepare edilmiştir. Enstrümantasyon boyunca apikalden taşan debris önceden tartılmış ependorf tüplerin içinde toplanmıştır. Ependorf tüpler daha sonra 5 gün boyunca 70°C’de bir inkübatör içerisinde muhafaza edilmiştir. Tüpler yeniden tartıldı ve ilk ve son ağırlıkları arasındaki fark hesaplanmıştır. Veriler istatistiksel olarak tek yönlü ANOVA ve Tukey post-hoc testleri kullanılarak analiz edilmiştir.
Bulgular: TFA grubu diğer tüm gruplar ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha fazla debris taşırmıştır (P<0,05). İstatistiksel olarak, K3XF ve OSNG grupları, WOG ve FTG gruplar ile karşılaştırıldığında daha fazla debris taşması ile ilişkili bulunmuştur (P<0,05). K3XF ve OSNG gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (P>0,05). Buna ek olarak, WOG ve FTG grupları arasında apikalden taşan debris miktarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (P>0,05).
Sonuç: Bu çalışmanın koşulları altında, tüm enstrümantasyon sistemleri debrisin apikal ekstrüzyonu ile sonuçlandı. WOG ve PTG enstrümantasyon sistemleri diğer gruplar ile karşılaştırıldığında en az miktarda debris ekstrüzyonuna neden olmuştur. Apikalden taşan debris miktarı, kullanılan enstrümanın metalürjisine, kinematiğine ve tasarımına göre değişebilir.
Aim: The aim of present study was to investigate the amount of debris extruded apically during preparation with ProTaper Gold (PTG; Dentsply Maillefer, Ballaigues, Switzerland), WaveOne Gold (WOG; Dentsply Maillefer), One Shape New Generation (OSNG; MicroMega, Besancon, France), Twisted File Adaptive (TFA; SybronEndo, Orange, CA, USA), and K3XF (SybronEndo) nickel-titanium instrumentation systems.
Materials and Method: Seventy-five extracted human single- rooted mandibular premolar teeth were randomly assigned to 5 groups (n = 15). The root canals were prepared according to the manufacturers’ instructions using the PTG, WOG, OSNG, TFA, and K3XF instruments. Debris apically extruded during instrumentation was collected in pre-weighed eppendorf tubes. The eppendorf tubes were then stored in an incubator at 70°C for 5 days. The tubes were weighed again, and the difference between the initial and final weights was calculated. The data were statistically analyzed using oneway ANOVA and Tukey’s post-hoc tests.
Results: The TFA group extruded significantly more debris compared with all other groups (P<0.05). Statistically, K3XF and OSNG groups were associated with more debris extrusion compared with the WOG and PTG groups (P<0.05). There was no statistically significant difference between the K3XF and OSNG groups (P>0.05). Additionally, there was no statistical difference between the WOG and PTG groups in the amount of extruded debris (P>0.05).
Conclusions: Under the conditions of this study, all instrumentation systems resulted in apical extrusion of debris. The WOG and PTG instrumentation systems caused the least amount of extruded debris compared with the other groups. The amount of apically extruded debris may vary according to metallurgy, kinematics and design of the instrument used.

2.
Yeni bir ortodontik yüz maskesi geliştirilmesi üzerine metodolojik bir çalışma
A methodological study on improving a new orthodontic face mask
Nurhat Özkalaycı, Mehmet Yetmez
doi: 10.5505/yeditepe.2017.53825  Sayfalar 13 - 16 (195 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmanın amacı ortodontik yüz maskesi kullanım süresi ve düzenini takip etmek amacıyla yüz maskesinin alın kısmına takılan yeni bir izleme sisteminin sunulması ve değerlendirilmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yeni izleme sistemi ana gövde, yuva kapağı ve sensör olmak üzere 3 ana parçadan oluşmaktadır. Ana gövde iki adet yan sabitleyici, bir adet orta sabitleyici, sensör takma yuvası ve sekiz vida deliğinden oluşmaktadır. Ana gövdedeki tüm parçaların yerleştirilmesini takiben sensör programlanmış ve yuvaya yerleştirilmiştir daha sonra kapak sabitlenmiştir. Sistem laboratuvar koşullarında test edilmiştir.
BULGULAR: Çalışma sonunda elde edilen verinin detaylı analizi göstermiştir ki izleme sistemi takma ve sökme süreçlerini doğru bir şekilde takip etmektedir. Yeni tipteki ortodontik yüz maskesi kullanım sürelerini ve düzeninini izleyebilmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüz maskesi tedavisi sagital yöndeki üst çene yetersizliğinin düzeltilmesinde elzemdir. Toplam kullanım süresi ve düzenli kullanım ortodontik ve ortopedik tedavinin başarısını etkileyen temel faktörlerdir. Objektif ve bilimsel olarak bu sürecin izlenmesi bu meşakkatli, uzun ve pahalı tedavide klinisyenlere büyük katkı sağlayacaktır. Bu çalışmanın sonucu göstermiştir ki yeni izleme sistemi yüz maskesi kullanımı için uygundur.
INTRODUCTION: The aim of this study is to present and evaluate a new monitoring system attached to forehead part of face mask for tracking orthodontic face mask usage time and regularity.
METHODS: The new monitoring system consists of three main parts as main body, slot cover and sensor. The main body includes two lateral fixer, a median fixer, sensor insertion slot and eight screw holes. After completing the assembly procedure for the main part, the sensor is programmed and inserted to its slot and then the cover is screwed. The system was tested under laboratory condition.
RESULTS: Detailed analysis of the post study data showed that the system measured the attachment and detachment period correctly. The new type orthodontic face mask can monitor the wearing time and regularity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Face mask therapy is a crucial for correction of sagittal maxillary deficiency. Total wearing time and regularity are main factors to reach to a success level of this orthodontic and orthopedic treatment. Objective and scientific monitoring system proposed here may help the clinicians for difficult, long and expensive treatment. Conclusion of present study show that the system proposed is suitable for the further face mask usage.

3.
Dental implantların protetik restorasyon tipleri
Prosthetic restoration types of dental implants
Zeynep Özkurt Kayahan, Ender Kazazoğlu
doi: 10.5505/yeditepe.2017.27146  Sayfalar 17 - 22 (250 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Türk toplumundaki farklı dental implant üstü protetik restorasyon sıklığı ve tiplerinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı’nda, dijital kayıt sistemi incelenerek retrospektif bir değerlendirme yapıldı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, dişsiz ve implant uygulanmış bölgeleri, yerine konan eksik diş sayısı ve restorasyon tipi kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde tanımlayıcı yöntemler ve Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p< 0,05 düzeyinde değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya toplamda 368 hastaya ait ve 116 hastanın (%31,5) üst çenesine, 179 hastanın (%48,6) alt çenesine ve 73 hastanın (%19,8) hem alt hem üst çenesine yerleştirilen toplam 1143 adet implant dahil edilmiştir. İmplantlar 58 hastada anterior bölgeye (%15,8), 245 hastada posterior bölgeye (%66,6) ve 65 hastada hem anterior hem de posterior bölgeye (%17,7) yerleştirilmiştir. 209 hastanın (%56,8) tek üyeli sabit protez (S-FPDs), 83 hastanın (%22,6) çok üyeli sabit protez (M-FPDs), 44 hastanın (%12) hem S-FPDs hem de M-FPDs ile tedavi edildiği gözlenmiştir. 32 hastada (%8,7) overdenture protez varlığı tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dental implantlarla tedavi edilen hastaların büyük çoğunluğunda protetik restorasyon tipi olarak tek üyeli sabit protez tercih edilmiştir. İmplant kullanılarak en sık tedavi edilen alanlar alt çene ve posterior bölgelerdir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evalute the prevalence of different prosthetic restoration types of dental implants in a Turkish subpopulation.
METHODS: A retrospective evaluation was conducted by examining the digital patient record system of the faculty. Age, gender, edentulism, implant sites, replaced tooth numbers and restoration types were recorded. Descriptive statistical methods and Chi-square test were used to analyze data. An alpha level of 0.05 was used for all statistical analyses.
RESULTS: There were 368 patients with 1143 implants which were placed to maxilla in 116 patients (31.5%), mandible in 179 patients (48.6%), and maxilla and mandible in 73 patients (19.8%). They were in anterior region in 58 patients (15.8%), posterior region in 245 patients (66.6%), and anterior and posterior region in 65 patients (17.7%). Two hundred and nine patients (56.8%) had single-unit fixed partial dentures (S-FPDs), 83 patients (22.6%) had multi-unit fixed partial dentures (M-FPDs), 44 patients (12%) had both S-FPDs and M-FPDs, and 32 patients (8.7%) had overdentures.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The great majority of patients treated with dental implants had S-FPDs. Only 8% of patients had overdentures. The most implant treated sites were mandible and posterior regions.

4.
Tek kon açılı güta perka kanal dolgu yöntemi ile diğer kanal dolgu yöntemlerinin apikal sızdırmazlıklarının dört farklı kanal patı kullanılarak karşılaştırılması
The comparison of apical microleakage of single-cone tapered gutta-percha canal filling technique with the other gutta-percha canal filling techniques using with four different canal sealers
Dursun Ali Şirin, Yaşar Meriç Tunca
doi: 10.5505/yeditepe.2017.57386  Sayfalar 23 - 30 (175 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmamızda, tekkon (ProTaper Gutta-Perka)(PTGP) olarak uygulanan açılı gutta-perka tekniğinin apikal sızdırmazlığının, lateral kondensasyon ve Thermafil teknikleriyle 4 farklı kanal patı kullanılarak boya penetrasyon ve şeffaflaştırma yöntemiyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmada çekilmiş 200 adet tek kanallı alt premolar diş kullanıldı. Tüm dişlerin kök kanal preparasyonları ProTaper Ni-Ti enstrümanlarla yapıldı. 20 adet diş negatif ve pozitif kontrol grubu olarak ayrıldı. Geri kalan 180 adet diş 60’ar adetlik 3 ana gruba ve bunlarda kendi aralarında 15’er adetlik 4 alt gruba ayırıldı. Bu 3 ana gruba lateral kondensasyon, Thermafil ve tekkon (PTGP) kanal dolgu teknikleri 4 farklı kök kanal patı (Roekoseal, AH Plus, Diaket ve Ketac-Endo) ile uygulandı. Kanal dolguları tamamlanan bütün gruplara boya sızıntısı ve şeffaflaştırma yöntemi uygulanarak lineer ölçüm metoduyla sızıntı miktarları belirlendi. İstatiksel analizler için ANOVA testi ile birlikte Bonferroni ve Tukey ileri düzey testleri kullanıldı (p ≤ 0.05).
BULGULAR: En fazla boya sızıntı değerini 2.902 ± 2.041 mm ile tekkon (PTGP) tekniği gösterirken, lateral kondensasyon 2.173 ± 1.447 mm ve en az sızıntıyı 1.832 ± 1.009 mm ile Thermafil tekniği göstermiştir. Lateral kondensasyon ve Thermafil teknikleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmazken, tekkon (PTGP) tekniği bu iki tekniğe göre anlamlı derecede farklı bulunmuştur (p>0.05). Kanal dolgu patları içinde ise en az apikal sızıntı değeri Diaket ve Roekoseal kullanılan gruplarda, en fazla sızıntı ise Ketac-Endo kullanılan gruplarda gözlenmiştir. Tekkon (PTGP) kanal dolgu yöntemin sızdırmazlığı, Diaket ve Roekoseal ile kullanıldığı gruplarda diğer kanal dolgu yöntemlerinden farksız iken, AH-Plus ve Ketac-Endo ile kullanıldığında anlamlı olarak daha fazla apikal sızıntı göstermiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Genel anlamda tekkon(PTGP) tekniğinin, lateral kondensasyon ve Thermafil tekniğine oranla sızdırmazlığının yetersiz olduğu fakat birlikte kullanıldığı kanal patlarına göre farklılık göstererek bu iki tekniğe yakın sızdırmazlık sağlayabileceği sonucuna varılmıştır.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate apical sealing of single-cone tapered gutta-percha technique with lateral condensation and thermafil techniques by using 4 different canal sealers dye penetration and clearing methods comperatively.
METHODS: 200 single canal extracted mandibular premolars were used in this study. Root canal preparation of teeth were performed with ProTaper ni-ti- instruments. 20 premolars were separated as negative and positive control groups. 180 teeth were divided into 3 main groups which are consisted of 60 teeth and these groups were divided into 4 sub groups which are consisted of 15. Lateral condensation, thermafil and single cone techniques were applied with 4 different root canal sealer. After filling all the root canals, dye leakage and clearing methods were applied to all groups and by using lineer measurement method the amount of leakage were identified. ANOVA test were used for statistical analysis.
RESULTS: The maximum dye leakage was in the single cone technique 2.902=2.041 mm, in lateral condensation 2.173=1.477mm and the minimum value was 1.832=1.009mm in Thermafil technique. The difference between lateral condensation and thermafil techniques was not statistically different but single cone technique was found significantly different. The minimum apical leakage value of all root canal sealers was found in groups which diaket and roekoseal were used, the maximum leakage was in ketac-endo group. The unleakage of single cone root canal filling technique was not different than other techniques when diaket and reakoseal were used but the apical leakage was significantly higher when AH plus and keta-endo were used.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result single cone root canal filling technique is insufficient when compared to lateral condensation and Thermafil techniques about apical leakage; but can show a difference based on the canal sealers It was used with and can provide similar unleakage like those two techniques.

5.
Parsiyel dişsizlik ve tedavi seçenekleri
Partial edentulism and treatment options
Zeynep Özkurt Kayahan, Ceyda Özçakır Tomruk, Ender Kazazoğlu
doi: 10.5505/yeditepe.2017.62207  Sayfalar 31 - 36 (182 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, farklı kısmi dişsizlik tiplerinin belirlenmesi ve bu dişsizliklerin protetik tedavi seçeneklerinin incelenmesidir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yeditepe Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı’nda, dijital kayıt sistemi incelenerek retrospektif bir değerlendirme yapıldı.
Hastalar kayıt sisteminden randomize olarak seçildi ve çalışmaya şu kriterlere göre dahil edildi; en az bir çenesinde kısmi dişsizliğe sahip olmak, panoramik radyografi çektirmiş olmak, protetik tedavisi tamamlanmış ya da tedavi yaptırmadan ayrılmış olmak. Hastaların yaşı, cinsiyeti, kısmi dişsizlik (Kennedy) sınıflaması ve tedavi seçenekleri kaydedildi. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde tanımlayıcı yöntemler ve Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p< 0,05 düzeyinde değerlendirildi.

BULGULAR: Çalışmaya yaş ortalaması 50,88 ± 14,09 olan 345 hasta (147 erkek, 198 kadın) dahil edildi. Kennedy III dişsizliğin, üst çenede (%71,1) ve alt çenede (%55,9) en sık görülen dişsizlik tipi olduğu belirlendi. Kısmi dişsizliğin üst çenede (%57,9) ve alt çenede (%41,7) sıklıkla sabit protezlerle tedavi edildiği gözlendi. Hastaların yalnızca %13-14'üne implant tedavisi uygulandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Dental implantlar, kısmi dişsizlikte en az tercih edilen tedavi seçeneğiydi. Sabit protezler Kennedy III ve IV için en yaygın tedavi yöntemi iken, hareketli bölümlü protezler Kennedy I ve II için en yaygın tedavi seçeneğiydi.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to determine the prevalence of various types of partial edentulism, and type of prosthetic restorations most commonly chosen to treat the patients.
METHODS: A retrospective evaluation was conducted in Department of Prosthodontics, Dental School of Yeditepe, Turkey, by examining the digital record system of the faculty. The patients were selected randomized and the inclusion criteria were; patients who had partial edentulism at least on their one jaw, who had panoramic radiographs, whose treatment had been finished, and who had no treatment. Age, gender, Kennedy classification and treatment options were recorded. Descriptive statistical methods and Chi-square test were used to analyze data. An alpha level of 0.05 was used for all statistical analyses.
RESULTS: There were 345 patients (147 males, 198 females) with the mean age of 50.88±14.09 years. Kennedy III was the most common in the maxilla (71.1%) and in the mandible (55.9%). Partial edentulism was most frequently managed by fixed partial dentures in the maxilla (57.9%) and in the mandible (41.7%). Implant treatment was applied to 13-14% of the patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Dental implants were the least common treatment option for partial edentulism. Fixed partial dentures were the most common treatment for Kennedy III and IV, whereas removable partial dentures were the most common for Kennedy I and II.

DERLEME
6.
Diş renkleşmeleri ve beyazlatma tedavileri
Tooth discolorations and bleaching treatments
Zümrüt Ceren Özduman, Çiğdem Çelik
doi: 10.5505/yeditepe.2017.77486  Sayfalar 37 - 44 (218 kere görüntülendi)
Hastaların daha beyaz ve parlak doğal gülüşlere sahip olma isteği kaçınılmaz bir gerçektir. Daha beyaz dişlere sahip olmanın hastalar ve tüketiciler için önemi geçen yıllar içinde beyazlatma ajanları ve prosedürlerinin sayısında muazzam bir artışa neden olmuştur. Bu ajanlar diş macunları, jeller, bantlar gibi ev tipi ürünler olabildiği gibi profesyonel olarak uygulanan yüksek konsantrasyonlu ofis tipi beyazlatma ajanları da olabilir. Beyazlatma tedavisinin seçimi diş renklenmesinin tipine, lokasyonuna ve yoğunluğuna göre değişir. Diş hekimini görevi; beyazlatma tedavisi arayışında olan hastaları bilgilendirmek, oral ve sistemik sağlık sınırları içinde en yüksek beyazlatmayı sağlayabilmektir.
Diş renklenmeleri genel olarak iç kaynaklı ve dış kaynaklı sınıflamasına ayrılabilir. Renklenmenini nedenini bilmek diş hekimini beyazlatma tekniğini planlamasına ve sonuçları tahmin etmesine yardım eder.
Böylece bu derlemenin amacı, tedavi edilebilir diş renklenme nedenlerini değerlendirmek ve güncel tedavi seçenekleri için uygulanan metodların kısa bir tasvirini sağlamaktır. Beyazlatma tedavisinin oral dokulara ve restorasyonlara etkisi ve beyazlatma ajanları ve prosedürlerindeki güncel gelişmeler de ayrıca incelenmiştir.
The one inescapable fact is that, patients are very eager to have natural whiter and brighter smiles. The importance of having whiter teeth for patients and consumers has seen an enormous increase in the number of bleaching products and procedures over recent years. These include home-based products such as toothpastes, gels, and strips as well as in-office based systems where highly concentrated bleaching agents are applied under professional supervision. Whitening treatment choice depends on the type, location and intensity of the tooth discoloration. It is the dentist’s responsibility to supervise the patients who seek to undergo a whitening treatment and to provide the maximum whitening within the boundaries of oral and systemic health.
Tooth discolouration can be broadly classified as extrinsic or intrinsic. Knowing what caused the discolouration helps the dentist to plan the whitening technique and to provide prediction of the outcome.
Therefore, the aim of this review is to evaluate the treatable discoloration reasons and provide a brief description of the current methodologies for recent bleaching treatment options. Effects of bleaching treatment on oral tissues, restorations and the current developments in bleaching agents and procedures were also evaluated.

7.
Endo-perio lezyonların sınıflaması ve güncel tedavi seçenekleri
Classification and current treatment options of endo-perio lesions
Gizem İnce Kuka, Güher Barut, Hare Gürsoy
doi: 10.5505/yeditepe.2017.92485  Sayfalar 45 - 48 (176 kere görüntülendi)
Diş ve çevre dokuları incelendiğinde, kök kanallarının ve periodonsiyumun birbiriyle yakın ilişki içinde olduğu belirlenmiştir. Pulpa dokusu ve periodontal ligament arasında anatomik yapılar ve fizyolojik olmayan yollar aracılığıyla enfeksiyon geçişleri olabilmektedir. Bunun sonucunda oluşan endo-perio lezyonlarının teşhisi ve prognozu klinisyenleri oldukça zorlamaktadır. Bu lezyonların etiyolojisinin anlaşılması, tedavi seçeneklerinin zamanlaması ve sıralaması açısından büyük önem taşımaktadır. Birçok vakada endodontik veya periodontal tedavi tek başına yeterli olurken, ikincil olarak endodontik veya periodontal lezyonlar eklendiğinde veya gerçek kombine lezyonların varlığında daha karmaşık tedavi seçeneklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Endo-perio lezyonlarının tedavi protokolleri konusunda literatürde yeterli bilgi bulunmamakla birlikte, bu derlemenin amacı güncel ve ileri tedavi planlamalarına dikkat çekmektir.
The root canal and periodontium are in a close relation with each other and cross infection between dental pulp tissue and periodontal ligament may occur by the anatomical structures and non-physiological pathways. Endo-perio lesions are challenging for the clinicians in terms of diagnosis and prognosis. It is important to understand the etiology of the lesions to determine the timing and ordering the treatment procedures. In some cases, endodontic or periodontal treatment is sufficient alone while secondary involvement of endodontic or periodontal lesions or true combined lesions are required more complicated treatment options. There is a lack of knowledge about the treatment protocols concerning endo-perio lesions therefore this review aims to highlight the current and advanced treatment strategies.

OLGU RAPORU
8.
Travmaya bağlı ciddi kemik kaybı olan genç bir hastanın multidisipliner yaklaşımla tedavisi: Bir olgu sunumu
Multidisciplinary treatment for a young patient with severe bone loss from a trauma: A case report
Berkay Tolga Süer, Cumhur Korkmaz
doi: 10.5505/yeditepe.2017.74755  Sayfalar 49 - 56 (150 kere görüntülendi)
Maksillo-fasiyal bölge, trafik kazaları, kişiler arası uygulanan şiddet, spor ve düşmeler neticesinde yaralanmaya karşı en hassas bölgelerden birisidir. İmplant destekli restorasyonların yüksek başarı oranından dolayı klinisyenlerin birçoğu kayıp dişlerin yerine dental implantları tercih etmektedirler. Estetik bölgeye yerleştirilen dental implantların başarısı, sert ve yumuşak dokuların uygun hacimde olmalarına bağlıdır. Alveolar kemik yetersizliklerinde kullanılan otojen kemik greftleri hala altın standart olarak kabul edilmektedir. Uzun yıllardır, hekimler alveolar kemiğin rekonstrüksiyonu ve arttırılması için iliak kemik, tuber, ramus ve simfiz bölgeleri kullanılmaktadır. Graft almak için mandibular ramus bölgesinin kullanılmasının amaçları, minimal mobidite olması, kolay erişilmesi, minimal rezorbsiyonla daha yoğun kalitede bir kemiğin elde edilmesi ve yatarak hasta takibi gerektirmemesidir. 17 yaşında erkek hasta, 2 sene önce futbol maçı sırasında oluşan travmaya bağlı olarak 11 nolu dişin kök hizasında tekrarlayan bir fistül şikâyetiyle müracaat etti. Bu vaka raporunda, üst çene ön bölgede travmaya bağlı gelişen aşırı alveoler kemik kaybı olan hastanın, otojen ramus kemik grefti ve bağ dokusu grefti kullanılarak multidisipliner yaklaşımla estetik tedavisini sunulmaktadır.
The maxillofacial area is one of the most injury susceptible regions through road accidents, interpersonal violence, sports and falls. Due to high survival rates for implant supported restorations, many clinicians prefer dental implants for replacing missing teeth. The final success of dental implants placed in the esthetic zone depends on the available volume of hard and soft tissues. Autogenous bone grafts for the alveolar bone deficiencies still be the gold standard. For many years, practitioners have been using symphysis, ramus, tuberosity or the iliac crest for the alveolar ridge reconstruction and enhancement. The advantageous of using mandibular ramus area, as donor site is that provides denser bone quality with minimal resorption, easy access, minimal morbidity and no need for hospitalization. Herein, the 17-year-old patient was presented with recurrent fistula over tooth number 11, which were traumatized during soccer game two years ago. This case reports describes multidisciplinary esthetic rehabilitation of trauma patient with excessive alveolar bone loss in the anterior maxilla utilizing autogenous ramus bone graft and connective tissue graft.

9.
Endodontik-periodontal lezyonlu mandibular moların kombine tedavisi: Bir olgu sunumu
Combined treatment of mandibular molar with endodontic-periodontal lesion: A case report
Fatma Kanmaz, Demet Altunbaş, Turan Emre Kuzu, Recai Zan
doi: 10.5505/yeditepe.2017.30602  Sayfalar 57 - 60 (186 kere görüntülendi)
Periodonsiyum ve pulpa apikal foramen, lateral kanallar, aksesuar kanallar ve dentinal tübüller yoluyla etkileşim gösterirler. Kombine endodontik-periodontal lezyonların prognozu özellikle periodontal lezyonlar geniş ataşman kaybıyla birlikte kronik durumdaysa, genellikle zayıftır. Kombine lezyonların başarılı tedavisi ancak endodontik ve periodontal tedavilerin birlikte uygulanması ile mümkündür. Bu olgu sunumu, mesialde kök apeksine kadar uzanan derin periodontal ceple ilişkili şiddetli periodontal yıkımı olan, nekrotik pulpalı sol mandibular ikinci molar dişin teşhis ve tedavisini sunmakta; enfeksiyonun periodontal ve endodontik tedaviyi kapsayan multidisipliner yaklaşımla başarılı bir şekilde iyileşebileceğini göstermektedir.
Periodontium and pulp interacts through the apical foramen, lateral canals, accessory canals and dentinal tubules. The prognosis of combined endodontic periodontal lesions is often poor, especially when periodontal lesions are chronic with extensive loss of attachment. Successful treatment of combined lesions is only possible with the simultaneous application of endodontic and periodontal therapies. This case report describes the diagnosis and management of left mandibular second molar with a necrotic pulp and severe periodontal destruction associated with a deep mesial periodontal pocket extending to the root apex and presented successful elimination of infection by a multidisciplinary approach included periodontal and endodontic treatment.

10.
Alt ikinci küçük azı dişin endodontik enfeksiyonuna bağlı olarak gelişen mental sinir parestezisinin tedavisi: Bir olgu sunumu
Treatment of mental nerve paraesthesia caused by the endodontic infection of lower second premolar: A case report
Güher Barut, Fatih Cabbar
doi: 10.5505/yeditepe.2017.24008  Sayfalar 61 - 64 (188 kere görüntülendi)
Parestezi, sinir dokusunda oluşan yaralanmalar sonucunda oluşmakta ve genellikle yanma, uyuşukluk, kısmi his kaybı gibi belirtiler göstermektedir. Cerrahi ve endodontik tedaviler esnasında özellikle alt çenede diş köklerinin, mental foramen ve inferior alveoler sinir (IAS) ile yakın ilişkisi sebebiyle parestezi görülebilmektedir. Bu olgu sunumunda 38 yaşındaki erkek hasta sol alt çene ve sol alt dudakta orta hatta kadar his kaybı şikayeti ile başvurdu. Muayene sonrasında parestezinin mental sinir ile yakın ilişkide olan alt 2. premolar dişten kaynaklandığı tespit edilerek kök kanal tedavisi yapıldı. Tedavi bitiminden sonra 1. ay ve 6. ay takiplerinde ilgili bölgedeki his kaybının azaldığı saptandı.
Paraesthesia is caused by nerve tissue injuries and characterized by a sensation of burning, numbness and partial loss of sensitivity. The close relationship between teeth in mandibula and mental nerve and inferior alveoler nerve is the main reason of paraesthesia. In this case presentation, 38 year-old male patient applied with lower lip and chin paraesthesia because of endodontic infection of the second premolar tooth. After the conventional endodontic treatment, the reduction of paraesthesia was observed at 1 and 6 months follow up.



LookUs & Online Makale